24 Eylül 2016 Cumartesi

bu aralar bulaşıkları elde yıkıyorum. iyi geliyor. o bardak parıltısı. on iki yaşındaydım annem istanbula gitmişti. bir kaç günlüğüne. düğün mü vardı neydi. sular kesildi iki gün. sarı elbezlerini şöyle gönlünce yıkayamıyorsun sular kesilince. işte taşıma suyla neyi ne kadar yapabilirsen. gece yarısı sular gelmişti de mutfağa gidip o elbezlerini tek tek yıkamıştım. halbuki öyle çok da iş yapmayı sevmezdim mutfakta. he o geliyor aklıma. o andaki mutluluğum. onu neden kaydetmiş zihnim mesela. öyle arı duru bir şekilde kayıtlı ki. ışığa ve gürültüye uyanan babamın kırpışan gözlerindeki şaşkınlık. ne yapıyorsun? elbezlerini yıkıyorum.

bazen sürekli birini dinleyesim geliyor. çocuklar uyanıkken zaten hep onları dinliyorum. hatta ML ile konuşamıyoruz bazen. bir lafı tamamlayana dek bilmem kaç kez söz kesiliyor. fikri takip falan hak getire. onlar uyuyunca hemen sohbet açıyorum. bu aralar tekrar ve tekrar "işi vaktinden çok olanlar" bazen de kimseyi dinleyesim gelmiyor. çocukları bike. bir yazarı bile. kendimi bile. o zaman hemen ev işi. ya da bahçe. iyi geliyor.

bu yaz boyu parka gittik. neredeyse her akşam. sokak oyunlarının dibini bulduk. bulduk diyorum çünkü bildiğin hakemlik yaptım hepsinde. eskiden büyük çocuklar hakem olurdu. küçükleri oynatırdı. şimdi büyük çocukların elinde telefon var. yapamazlar. parka gelip, birbirlerinin fotoğrafını çekip, filtreleyip birbirlerine atmaları gerekiyor. bu bir zorunluluk. doğal ihtiyaçlar teoremi değişti a dostlar. öncelik doymak ve barınmak değil:görünmek

çocukların büyüklerden beklediği tek şeyin saygı duyulmak ve dinlenmek olduğunu gitgide daha iyi anlıyorum. iyi kıyafetler, sevdikleri yemekler, kaliteli oyuncaklar değil beklentileri. beni dinle ve bana saygı duy. bir de bana güven. sanki böyle diyorlar o masum gözleriyle.

kaldıramayacağım yükleri yüklenmemeyi öğrenmek yolunda biraz daha adım attım sanırım. maddi ve manevi. ben bunu yapabilir miyim, sınırlarım ne, zamanı şimdi mi? biraz daha temkinli, biraz daha bütüncül.

böyle bu aralar.

29 Haziran 2016 Çarşamba

yaşıyorum....

yaşarmış gibi yapıyormuşum. şimdilerde yaşadığımı hissediyorum. her an eski bir an getiriyor zihnim. düğümleri bir bir çözüyorum. bununla kalmıyor yeni düğümler ekliyorum. yarın bugünümü nasıl anlatacağımı bilmiyorum. yaşıyorum.

biri gelip bahçemi çapaladı. çok üzüldüm. arada kaç tane fide gitmiş. bana sormadan yapmış. kızçe maydonoz istediydi de ondan girdiydi mukabeleden sonra güneşin alnında bahçeye. o ilk gördüğüm an. altı üstü birkaç fide. daha meyveye durmamışlardı bile. geçen gün zehra bahçesini nasıl ektiğinden bahsetmişti. fellucedeki bahçesini. biri fotoğraf göndermiş ordan. kendilerine islam ordusu diyen zavallılar oturuyormuş şimdi zehra'nın evinde. bahçe kurumuş kalmıştır herhalde. zehra yaşıyor, benim bahçemde üç-beş fide koptu diye çektiğim acı var. bir de zehra'nın acısı var. "oluyor böyle şeyler salaklık endüstrisinde"

kızçe ile çözemediğimiz düğümler var diyordum. bu düğümleri annemle attığımız düğümlere sonra ananemle annemin attığı düğümlere hatta öksüz ananemin büyük ninemle atamadığı düğümlere bağlıyordum. hatta büyük ninemin bin yedi yüz kilometrelik hicretini falan düşünüyordum. yapıyorsun böyle şeyler. " -ne çok şey biliyor insanlar olric! -herkes işine geleni biliyor efendimiz" geliyor oradan çıkıp. işime gelen anıları seçip onları büyütmüş, işime gelmeyenler "unutulsunlar" diyarına göndermişim. bunun içinden çıkılmaz ki ama diyorsun sonra. yani yol oraya gitti bende. "Allah her şeye kadirdir" diyorsun. Kızım var, ben varım, şu anda benden bir şey istiyor deyip bugüe odaklanıyorsun. şimdiye.

badem oğlumda herhalde demiştim bu çocuk hep bezlenecek. yapamadım ben. olmuyor. bilemedim. öyle değilmiş. sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olurmuş. en zoru da buymuş. ama ilk kerteyi atlayınca arkası düğün bayrammış. tepeyi aşınca sonsuz çayırlar gözüküyormuş. çayırlada ayağıma ot dolanmadı demiyorum. dolanır. ama öyle bir kerte var. öfkeni yenmek mi, yaşamayı öğrenmek mi, azaldıkça çoğalmak mı adını sen koy. şeyma yaralarını görmezden gelmekle ilgili bir şeyler yazmış. hiç bir şeye cevap yazamıyorum yaşamaktan. yazacağım. zamanı değilmişse demek ki. he ne diyordum. deniz oğlum kendi kendine bezlenme işini hallediyor. oluyor böyle şeyler.

badem resim çizdirmeye başladı. sen daha iyi çiziyorsun sen çiz diyor. kağıdın boyutlarını ve dikey yatay oluşunu belirliyor. çiz diyor. çiziyorum. olmadı deyip şurasını burasını derken tekrar çizmiş oluyor neredeyse. bunun üzerine hiç düşünemeyeceğim. çocuk birkaç dakikalık bir şey istiyor günde. vay büyük sanatçılar da böyleymiş diye bir delil getireni sopayla kovalarım. çocuğun ihtiyacı bu. o kadar. sabah bana hedef tahtasını anlatabilmek için anası ağladı garibanın. evet evet neredeyse ağlıyordum. anlatıyor anlamıyorum. attı kendini yere. ben balkonda o aşağıda. lütfen dedim. tüm ruhumla seni tekrar dinleyeceğim. bir daha anlatır mısın? tamam sorun yok sorun yok dedi. bir daha anlattı. vallahi anladım. ok atmak için hedef tahtası istiyormuş. tuvalinin ayağını niye söktü ki diye içimden söyleniyordum o sırada ben. bana kısaca söylengeç diyebilirsiniz.

taş ayıkladım. iki kova. bahçeden. kiremit kalıntıları. terapi gibi. ev karman çormandı o sırada. ama o işi yapmam gerekiyordu gibi. aslında böyle bir şey yok tabii. işte herhalde başka bir şeylerden kaçmak. şimdi bunu okuyan bir arkadaşım arayıp ne oldu diyecekse lütfen demesin. senin hayatında ne oluyorsa benimkinde de o oluyor işte. ben anlatırım anlatmam gerekirse. bir de bana kimse "çok zorlanıyorsun demesin artık. evet çok zorlanıyorum. insaların bana "çok zorlanıyorsun" demesi beni çok zorluyor. bir de çocuklarıma acımayın. "yazık kıyamam" falan demeyin. anaları başında babaları başında efendim. nelerine yazık nelerine kıyamam. he anaları babaları başında olmayan çocuklara da acımayalım ayrıca. gereksiz merhamet bu. gereksiz yere buraya merhamet akıtıp gerçekten merhamet akıtman gereken yere merhamet akıtmamanı sağlıyor iblis. bi bunalmışsam demek ki. iyi iç döktüm

8 Haziran 2016 Çarşamba

din mi eğitimi?

Oturuyoruz, kalkıyoruz "din eğitimi" konuşuyoruz. Konuya bütüncül bakabilmek için, ülkemizde hangi kurumlarda din eğitimi verildiği, eğitim kelimesinin ve din eğitimi tabirinin tarihçesi üzerine okumalar yapıyorum uzun süredir. Tüm bu bilgilerin ışığında bir kaç fikir kırıntısı ve tüm bunları okumamın, konuşmamın, düşünmemin sebebi mucibi bir dua ile ilgilisine sunuyorum. Rabbim günlerimizi ve gecelerimizi bereketli kılsın.

Ülkemizde Din Eğitimi Verilen Kurumlar

Ülkemizde, bir dinin hukukunu ve kültürünü müfredat edinmiş okullar, İlahiyat Fakülteleri, İmam Hatip Liseleri ve Ruhban Okulu ve Özel Musevi Okuludur.

İmam Hatip Liseleri, Osmanlı Devletinin son döneminde kurulan Medresetül Eimme vel Hutabanın ismine mülhemen 1951 yılında, DP hükumeti Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri'nin onayıyla açılmıştır. Aile tarihimiz üzerinden okursam, babam, ben, büyük kız kardeşim, ortanca kız kardeşim 1980, 2001, 2006, 2012 yıllarında Adapazarı İmam Hatip Lisesinden mezun olduk. Annemse, bulunduğu ildeki İmam Hatip okullarında kız öğrencilere uygulanan örtü yasağı sebebiyle eğitimine Kuran Kurslarında devam etmiş iken küçük kız kardeşimse Rabbim nasip ederse aynı İmam Hatip Lisesi'nin orta kısmındaki eğitimini bitirmek üzere.

Tevhid-i tedrisat kanunuyla beraber İstanbul Darulfünûn'u İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. Darülfünûn Üniversiteye çevrilince İlahiyat Fakülteleri öğrenci azlığı sebep gösterilerek kapatılmış ve bazı hocalar enstitü altında çalışmaya devam etmişlerdir. Ta ki 1949'a dek. Bu yıl, Ankara Üniversitesinde bir İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırılmıştır. Ve 1959. İmam Hatip Okulları mezunlarının eğitime devam edebilmeleri için kurulan Yüksek İslam Enstitüleri.... Taki 1982'ye dek. O yıl, beş enstitü İlahiyat Fakültelerine devredilmiştir. Yine aile tarihimiz üzerinden okuyacak olursak, babam 1980 yılında ilk Yüksek İslam Enstitüsü'ne girip 1984 yılında İlahiyat Fakültesi'den mezun olmuş iken zevcim ve ben 2005 yılında 21 İlahiyat Fakültesi'nden mezun olmuş 800 kişiden idik. Kız kardeşim ve eşimin yeğeni ise Rabbim nasip ederse seneye 100 İlahiyat Fakültesinin örgün ve ilitam programlarından mezun binlerce kişiden olacak.

Ruhban Okulu, 1844-1971 yıllarında lise ve teoloji meslek yüksek okulu adı altında eğitim veren bir kurum iken 1971'de 12 Mart Muhtıra Yönetimi tarafından eğitime devam edebilmesi için bir Türk Üniversitesi veya ilahiyat fakültesine bağlanması şartı koyulmuştur. Okulun günümüzde kapalı kalması, mevcut yasa gereği YÖK'e bağlanması ve patrikhanenin isteği olan MEB'ye bağlı özel okul olma isteği konusundaki görüş ayrılıkları yüzündendir.

Özel Musevi Okulu ise 1914'te başladığı eğitim hayatına Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak hâlen anaokulundan lise düzeyine dek eğitim vermeye devam etmekte. 

Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı Kur'an Kursları ve Camilerde Öğreticiler ve Din Görevlileri tarafından Kur'an'ı Güzel Okuma temelli eğitimler de devam etmektedir. Yine aynı kuruma bağlı Yüksek İhtisas Merkezleri ise Müftü Adayları mezun etmektedir.

Eğitim Nedir?

Sözler, halkların yitik hazinesidir. Burada halk sözü ile "bir ırka mensup kişileri" değil "Belirli bir bölgede yaşayanların tümü, ahali" anlamında kullanıyorum halk sözünü. Kanında Arnavut, Bulgar ve Türk kanı olan biri olarak böyle yapmasam ötelerde dedelerimin(rahimehumullah) yüzüne bakamam.

Halklar, kona göçe yaşarken yeni halklarla ve dolayısıyla yeni söz ve söz öbekleri ile karşılaşırlar. Karşılaştıkları kimi sözü sahiplenir, kimini unuturlar. Kimi sözü anlamını değiştirerek, kimi sözü kendi sözleri ile birleştirerek, kimi sözlerin seslerini değiştirerek kullanmaya devam ederler. Tüm bunlar kendiliğinden olur, kendiliğinden.

Antik Yunanda sadece erkeklerin, Roma İmparatorluğunda seçkinlerin oy verebildiği demokrasi, artık sömürge haline getirilecek herhangi bir toprak parçası bulamayan 20. Yüzyıl Kıta Avrupa'sında son şeklini aldı ve ve coğrafyamızda yeni yönetim şekli oldu. Fakat bu liberal demokrasiden çok bir tür Platonik Demokrasi idi. Yo, yo! Hayır. Olayın duygusallıkla ilgisi yok. Bir düşünürden bahsediyorum. "milletin idarecilerini iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim(εκπαίδευση) görmüş olması şarttır" diyen bir düşünürden. Yüksek karar mercileri bunu benimsemiş olacaklar ki halkın tüm maddi ve manevi değerlerini iyi bir eğitime tabii tuttular.

Peki ne demek eğitim? Nereden geliyor bu söz?

* eğmek'ten gelir diyen var. zorlama bir yorum. eğmek zaman içinde yumuşamış bir kelime. kelimenin kökeni aymak.

* eytmek, aytmak' tan gelir diyen var. bu kelimeye 'söylemek, anlatmak' anlamını veriyorlar. kelime kökenine bakıyoruz yine böyle bir anlam yok. en fazla "demek" anlamı çıkabilir. o anlamdan da "birine öğretmek" manasına sıçramak mümkün değil.

* igidmek'ten getirilmiş bir sözdür. Türkler olarak 'igidmek' kelimesini tespit edilmiş metinlerde bin beş yüzyıldır kullanıyoruz. Öncesi meçhul. Uygur Türkçesi sözlüğünde "evlatlık, besleme, köle yetiştirmek" anlamları verilmiş. "iğdiş" kelimesini hepimiz biliriz. genelde hünsa kılınan, miras hakkı olmayan evlatlık anlamlarında kullanılıyor. Türk Dil Kurumu kurulur kurulmaz kısa bir sürede yeni bir dil, yeni bir sözlük tasarlıyor. tahsil, talim, terbiye kelimelerinin karşılığına da igitim, eğitim kelimesini koyuyor. yani buna göre "igidilmiş, eğitilmiş" kelimelerinin kısaltılmışı iğdiş oluyor. tam da günümüz eğitim sistemine maruz kalmayı anlatmıyor mu?

Din Eğitimi

İlahiyat, Teoloji kelimesinin birebir çevirisidir.Günümüz Türkçesindeki karşılığı ise Tanrı Bilimidir. Tıpkı bunun gibi Din Eğitimi de "religious education" tamlamasından çevrilmiştir. Fakat tamlamanın birebir çevirisi "din eğitimi" değil, "dini eğitim"dir. Bir iyelik ekinin yer değiştirmesini bahis konusu ediyoruz evet. "Din Eğitimi" tamlamasında iyelik eki ikinci kelimede, yani eğitimdedir. İyelik(sahiplik)eğitim öğesindedir. Oysa "dini eğitim" tamlamasındaki iyelik(sahiplik)din öğesindedir.

Burada uzun uzadıya Dünya'nın Batısında meydana gelen laisizm sürecinden,Batı ve İslam dünyasının dini kurumlarının karşılaştırılamazlığından bahsedecek değiliz. Yalın bir soru sormak istiyoruz:15 asırlık İslam Tarihinde izine rastlanmayan, ilahiyat ve din eğitimi tabirlerini biz nasıl bu denli çabuk benimseyebildik? Bakınız konjonktürden, siyasi hesaplardan bahsetmiyorum. Genele indirgemeyelim meseleyi. Bir ebeveynin yavrusuna kuracağı dili hangi güç kontrol edebilir? Tam olarak bundan bahsediyorum.

Hasıl-ı Kelam

Eğitim, köksüz ruhsuz bir kelimedir. Bakınız yüzyıldır yaptığı çağrışımlardan, okul anılarımızdan, yıllarca neden eğitildiğini bilmeden eğitilen nesillerden bahis dahî açmadım. Yaraları kaşımak, kanatmak değildir derdim. Yeni bir nefes almak için bir pencere açmak niyetindeyim.

İslam "Din Eğitimi" kelimesi ile indirgendiğinde neresinden tutarsak tutalım İslam öğreniminde ıslah hareketi başlatamayız. Bununla birlikte din kavramı üzerine düşünmeyi ve araştırmayı zinhar lüzumsuz göremeyiz. Bu da gereklerden bir gerektir. Fakat sadece gereklerden biri.

İslam, yaşanılarak aktarılır. İlk insandan bu yana insandan insana akarak yaşatılmıştır İslam. Bununla birlikte buy akışta elbette bozulmalar, yanılmalar da gerçekleşir. Elhamdülillah doğru aktarımı üzerine hiç bir şüphemiz olmayan Kur'an, ve onun uygulamalı açıklayıcısı olan Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetini, hoca-talebe ilişkisi içerisinde tahsil etmiş alimlerimiz halen mevcut.

Kur'an ve onun uygulamalı açıklayıcısı olan Sünneti okuyarak, İnsanı okuyarak, Kainatı okuyarak süregelen bir İslam anlayışı temennisi, duası... Tüm bu zâid cümleler bu duayı edebilmek için kuruldu.

Kaynaklar:
Büyük Uygurca Sözlük / Ahmet Caferoğlu
TDK Büyük Türkçe Sözlük / Eğitim Maddesi
TDK Türk Lehçeleri Sözlüğü / Eğitim Maddesi
Ünal Taşkın / Klasik Dönem Osmanlı Eğitim Kurumları (Makale)
Ahmet Öcal / Eğitim Kelimesinin Etik Analizi (Makale)
Mustafa Öcal / Türkiye'de Din Eğitimi Tarihi Literatürü (Makale)
İsmail Kara / Şeyh Efendi'nin Rüyasındaki Türkiye
Ahmet Vefa Çobanoğlu / DİA, Külliye Maddesi
Mustafa Özel / Miili Devletten Medeni Devlete Türkiye
Halil Altuntaş / Yüksek İslam Entitüleri
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tarihçesi
Platon / Devlet
Mümtaz'er Türköne / Siyaset

2 Haziran 2016 Perşembe

Ramazan Hazırlığı....

Çok zaman önce değil, “Ramazan hazırlığı” denildiğinde ilk akla gelen, kapı komşularının toplanıp ev yufkası, salça gibi gıdalar hazırlaması olurdu. Şimdilerde ilk akla gelen bulunduğumuz mekanları süslemek oluyor. Peki dinimizce Ramazan ayı gelmeden evvel gıda hazırlığı yapmak veya mekanlarımızı süslemek uygun değil midir? Bir kerahet içerir mi? Elbette içermez. "İbaha" bahsine girer. Yani mübahtır. Bu, açık. Fakat biz burada meseleye "öncelikli meseleler fıkhı" çerçevesinde bakmak istiyoruz.

Maddi refah seviyesi üst toplum katmanlarından başlayan “gösteri hâli”, temel maddi ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan toplum katmanlarına değin yayıldı. Öyle ki, iyi niyetimizi korumak zorunda olmasak, çoğu kişinin artık mahzâ göstermek/görülmek için yaşadığını düşüneceğiz. Bu minvalde belki temel ihtiyaçlar teoremi de gözden geçirilecek, insanlık İslam’ın sunduğu çerçeveye ulaşma yolunda ilerleyecek, doğrusunu ancak ve ancak yüce Allah bilir.

Meseldir. Evi çocuğunun sürekli akıllı cihazlarla uğraşmasından mütevellit aile terapistine giden baba ve anneye sorar terapist: akıllı cihazlarla oynamasın, peki yapsın? Cevap nettir. Gelsin bizimle televizyon izlesin. Bu meseldeki anne baba örneğine düşmekten Allah'a sığınırım. Zamanın getirdiklerini görmezden gelemeyiz. Yapacağımız tek şey, zamanın getirdiklerini 'biz'leştirmek olacaktır. Bizim kelimelerimiz, bizim örfümüz, bizim halimize büründürmeliyiz zamanı. Bu, çok zor. Ama yapabiliriz ve dahi yapmalıyız. Çünkü iblis la'netullahi aleyh günlük, yıllık ve asırlık oyunlar kuruyor. Bugünü, bu yılı ve bu asrı kapsayan hedeflerle yola çıkmalıyız, çıkacağız inşallah.

1. Keyfiyyet kemmiyyete önceliklidir.
2. Dünya işlerinde araştırma ve planlama önceliklidir.
3. Hafifletme ve kolaylaştırma ağrlaştırma ve zorlaştırmaya önceliklidir.
4. Sürekli amel geçici olan önceliklidir.
5. Farz olan sünnet olana önceliklidir.
6. Sistemden önce nefisleri değiştirmek önceliklidir.
7. Cihattan evvel talim ve terbiye önceliklidir.
8. Nefisle cihat önceliklidir.
9. Malı öncelikli yere harcamak gereklidir.

* Sadakalarımız: Aman kardeşim, aman ha. "Sadakalarınızı o fakirlere verin ki, onlar, Allah yolunda çalışmaya koyulmuşlardır; öteye beriye koşup kazanamazlar. Dilenmekten çekindikleri için, tanımayanlar, onları zengin zannederler. Ey Râsûlüm! Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar iffetlerinden ötürü insanları rahatsız edip bir şey istemezler. Siz malınızdan bunlara ne harcarsanız, muhakkak Allah onu hakkıyla bilicidir” (Bakara, 2/273)" ayetini unutmayalım. Zekat, fitre ve sadakalarımızı gerçek ihtiyaç sahiplerine verelim. Ekmek alacak biri de telefonunu değiştirecek biri de ihtiyaç sahibidir. Ayet ne güzel söylüyor. "Sen onları yüzünden tanırsın". Yaklaşık iki yıldır muhacir kardeşlerle içiçeyim. Her tür insan görüyorum. Ve hakikaten kapının önünde konuşurken anlıyorum artık içerinin ne felaket olduğunu. Allahım hepsi mi sözleşmiş gibi ""çok şükür" der. Gerçekten ihtiyacı olanlar hep "elhamdülillah" diyor. Bazen de derneğe çok ihtiyacım var diye gelenlerin evine ani gidiliyor ve o da ne. Yeni alınmış son model tv ile karşılaşılıyor. Yardım işini bildiğiniz, güvendiğiniz bir insan ile birlikte yapın. Muhacirlerle, yetimlerle, öksüzlerle içiçe birini arabanıza alın, olmadı taksi tutun, olmadı toplu taşıma ile gidin ama gidin. Para göndermek ile yetinmeyin.

*Teravih namazı: Kendimi bildim bileli teravih namazına gidiyorum. Manzara hep şudur. İlk günler yoğun, giderek ıssızlşama, kadir gecesinde tavan, sonrası ıssızlık. Hele kadir gecesi sonrasındaki gün. Aman ya Rabbi. Hüzün içimi kemiriyor. Caminin bir gece evvelki o hali ile bir gece sonraki o hali. Boynu bükük yetim gibi. Camilerin boynunu bükük bırakmayalım. Hocalar hızlı kıldırıyor deniliyor. Peki biz namaza gitmez ve namazın namaz gibi kılınması gerektiğini seslendirmezsek nasıl düzelecek bu iş. Bir ümmet ki cemaati ile imamı ile tam bir ümmet. Rabbim nasip eylesin. Biliyorum cami çıkışı malayani konuşmalar oluyor. Allah aşkına. Evde kalırsan olmayacak mı o dünyalık konuşmalar. Ekrana bakmayacak mısın, misafirinle söyleşmeyecek misin? Biliyorum çocuklar uyuyor. İki komşu anlaşıp birisi gün aşırı da mı namaza da gidilemez mi?

*Bayram temizliği: Güzel kardeşlerim. Aman diyeyim. Öyle bir yıllık, aylık, günlük ev temizliği planımız olsun ki, bayram temizliğine ihtiyacımız olmasın. Evdeki dolap sayısı bellidir. Zaten bir ev hanımını yoran silme, süpürmek, toz almak değildir. En büyük evde bile bu işler birkaç saatte hallolur. Ev düzeninde temel meselemiz eşyalarımızın fazlalığı ve dolaplarımızın düzenidir. Ramazan'da her gün bir dolabımızın için derleyip toparlayabiliriz. Her dolabı çekerken farklı bir tesbih çekebiliriz. Zaten ev işi yapmak kadının sadakası, bir de üzerine bu tesbih gelince katmerli tamamlayabiliriz günümüzü.

*İftar sofraları: Kaç iftar verdiğimiz, kaç kişiye iftar verdiğimiz, kaç çeşit yemek çıkardığımız değildir öncelikli olan. Öncelikli olan bunları yaparken hangi ruh halinde olduğumuzdur. Ekmek, salata, ayran, cacık, karpuz, çorba, sulu yemek, yoğurtlular, kızartmalar, pilav şeklinde bir iftar sofrası ne İslami ne insanidir. Bunlardan en fazla üçü aynı anda soframızda olabilir. Aman kardeşler. Aman, aman, aman. Vücudumuzun da üzerimizde hakkı vardır. Yer sofraları kurabiliriz. Hemen toplar hemen sofradaki herkesle namaza dururuz.

*Sahur Sofraları: Yapılanın aksine, sahurda sıkı yenilmeli, iftarda hafif yenilmelidir. Sıkı yemekten maksat ağır yemek değildir. Vücudu ayakta tutacak yiyecekleri iyi seçmektir. "Sahur yapınız, zira sahurda bolluk-bereket vardır." hadisi şerifine iman ediyoruz, hakkını verelim inşallah.

* Çocuğumuzun ibadetleri: Çocuğumuzun ibadetleri zinhar ödüle bağlanmamalıdır. Örfümüzde ödül değil, hediyeleşme vardır. Nedir farkı? Ödül davranışın sonunda verilen maddi-manevi karşılıktır. Kitap okuduğunda para vermek, iyi bir not aldığında aferin demek dahi ödüldür. İnsan, davranış karşılığı ödüle alıştığında ödül gelmeyince davranışı da tekrarlamamaya başlar. Hediye ise muhatabımızın ihtiyacını görmek ve karşılamaktır. Bu ihtiyaç maddi veya manevi olabilir. Yani çocuğumuz teravih namazına gittiği için dondurmacıya gittiğini bilmemelidir. Ama siz teravih namazından çıkışta ailecek dondurmacıya gidebilirsiniz. Bu sizin aile örfünüz olabilir. Olaylar bu şekilde kendiliğinden gelişebilir. Teravihi dondurmaya siz bağlarsanız, kendinizi iyi hissetmediğiniz bir durumda, yahut yanınıza para almadığınızı farkettiğinizde köşeye sıkışırsınız. Çünkü davranışı ödüle bağlamışsınızdır. Peki çocuk buna alıştı? Yani namaz karşılığı ödül dediniz zamanında. Ve şimdi bunun yanlış olduğunu düşünüyorsunuz? Yok mu dönüşü? Elbette var. Ama biraz özeleştiri yapacaksınız. Buna hazır mısınız? "Şöyle yapmıştım, bunun yanlış olduğunu anladım" diyebilir ve muhatabınızla meseleyi şahsileştirmeden konuşabilirseniz çözüm yolları hep açıktır. Bu sadece çocuğumuzun ibadetleri hususunda bir çözüm değildir. Tüm kangren meselelerimize bir çıkış yoludur.

* Yaşı kaç olursa olsun bir insan ibadetlerine alışırken hafifleştirme ve kolaylaştırma önceliklidir. Çocuk için ise 6-7 yaş arasında günde bir namaz ile başlayan yolculuk gitgide tüm gün namazlarına çıkabilir. Fakat yine de çocuğunuz bunun farkında olmamalıdır. Yani çocuğunuzu karşınıza alıp "bak tatlım şimdi altı ay akşam namazlarının farzlarını kılacaksın, sonra sünnetlerini, sonra ikindinin farzlarını" tadında bir konuşma yapılmamalıdır. Kendiliğinden, sakin sakin, yavaş yavaş alışacaktır namaza çocuk.
Mesele zaten çocuğun namaza alışması eğil, çocuğun namazın mantığını kavramasıdır. "Neden namaz kılıyorsun anne/baba" sorusuna verilecek cevap çok basit ve net olmalıdır. "Allah Efendimiz ve biz Müslümanlara namazı hediye etmiştir" dediğimizde muhatabımız zihninde namazı icbar(zorunluluk)kısmına değil hediye kısmına yerleştirecektir. Bu da namaza tüm bakış açımızı değiştirecektir. Fakat bu sözümüze yavrumuz iman dışı cevaplar verebilir. "istemiyorum böyle hediye, namaz kılarken çok sıkılıyorum" diyebilir. Bu cevaplar karşısında asla yüksek tepkiler verilmemelidir. Önce çocuğun herhangi bir ihtiyacı olup olmadığı gözetilmelidir. Karnı aç, çizgi film izlerken tam ortasında kapatılıp namaza çağırılan çocuğun namazı sevmesini mi bekleyeceğiz? Çok bekleriz.
Namaz kıldığında kağıtlara işaretler koymayı da uygun bulmuyorum. Biz amel defteri yazan melekler değiliz. Ve çocukların hanesine eksi yazan melekler de yoktur. Ne demek efendim çocuğun namaz hanesinde bazı eksiler gözüküyor. Namaz kılmamayı normalleştirmesi sebebiyle sakıncalıdır.

* Öncelikli cihadımız nefsimizle olandır. Çevremizle de ilgileneceğiz elbet. Vazifelerimizi yerine getireceğiz. Fakat kendimiz ile barışmaz isek, çevremizle barışmamız çok zordur. Sistem bize her köşeden yetersizlik hortumları ile yaklaşıyor. Normal doğum yapamadıysan veya emziremediysen  çocuğun ile ilişkin şöyle olur, eşin eve gelirken süslenmezsen böyle olur, eşin eve çiçek getirmiyorsa şöyle olur gibi cümlelerle içimizi kemiriyor, yaşam enerjimizi tüketiyor. Gerekiyorsa biraz yalnızlığa çekilip, kendimiz ve ilişkilerimiz üzerine düşünmek, nefsimiz için cehdetmek(çaba sarfetmek) öncelikli işimizdir.

* Büyük konuşmalar, büyük hedefler, büyük idealler gereklidir. Ben de isterdim İslam devletinde yaşamak. 1400 yıldır eğri-büğrü de olsa devam edegelen halifelik kurumunun olduğu bir zamanda yaşamak ben de isterdim. Fakat demek ki benim için en hayırlısı bu dönemde yaşamam imiş ki Rabbim böyle murad etmiş. Öncelikli olan sistemi değiştirmekten evvel nefisleri değiştirmek, kişilerle bağ kurmaktır. Çok istiyorum herkes İslam olsun, çok. Bunu kelimelerle anlatmam mümkün değil. "Fakat ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır" dizesin çınlıyor kulaklarımda. Ben cüzi irademle elimden gelenin son noktasını yapmakla mesulüm. Kaderler Allahın elindedir.

Ve muhakkak ki her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

6 Mayıs 2016 Cuma

ihtiyacın....

insan ihtiyaçları için yaşar. çok mu hedonizm koktu? orada bir dur derim o zaman. aristippos hazcılığından mı bahsediyoruz yoksa epiküros hazcılığından mı? yani bedensel mi tinsel mi kastettiğimiz haz? pek neden birini tercih etmek zorundayım? toprağı bol olasıca Aristo'nun mantığı mı bizi böyle eden? "üçüncü durumun olanaksızlığı" neden vazgeçilmez? neden "çelişmezlik" abi neden? içimize işlemiş "p ise q" değil önermesi. birbirlerine ne kadar da benziyor oysa p ve q, üstelik birbirlerine bakıyorlar. az daha uzatırsam p-hilip ile q-ahetrine olduklarından şüpheleneceğim. kısa yaz, okuyamıyoruz o kadar diyenler de artık okumadığına göre, konuya girebilirim.

insan ihtiyaçları için yaşar. o halde yeni soru. insanın ihtiyaçları nedir? yüzyıllarca okunan klasikler, sözlü kültürle aktarılan deyişler hep bu soruya cevap arar. ben cevabı Evvel'ün-Nebî Adem Safiyyullah aleyhisselam ile başlayıp Musa Kelimullah aleyhisselam ve İsâ Kelîmullah aleyhisselam ile devam edip Rehber-i Ekmel Rasulullah Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ile sonlanan İslam dininde aradım. ve insanın 'fıtrat üzere doğduğunu' öğrendim dinimden. bunu herkes bilir. her bebek masum doğar. bunu herkes kabul eder. peki 'bir bebekten bir katil yaratan karanlık' yok mu? var, hep vardı, hep var olacak. düzen bunun üzerine kurulu. birileri yerin on iki bin metre altından petrol çıkaradursun, o petrol Dünya'nın karbon dengesini bozadursun, karbon,hidrojen,oksijen,azot gibi soluduğumuz gayet masum elementleri monoment hallerinden çıkarıp polimer yani plastiğe çeviredursun birileri, hatta Dünya'yı plastiğe boğsunlar, Allah bir "Ideonella sakaiensis 201-F6."gönderir. O mu ne? Plastiği doğal bileşenlerine ayıran bir bakteri. Bilim insanları bakterinin biraz yavaş çalıştığını söylüyor. E bundan üç bin sene önce de Nemrud'u bir sineğin öldüreceğini söylesense inanmazdı kimse herhalde. Hı,hı. Evet. p ise q değil :)

buraya kadar gelebildiyseniz popüler kültürden pek hoşlanmıyorsunuz demektir. başlıkta "çocuk eğitimi" ile ilgili bir şey yoktu ve siz yine de okudunuz. vallahi tebrik ederim. önce şunu söyleyeyim. çocuğun eğitilebilecek bir varlık olduğuna inanmıyorum. çünkü çocuk insan. insanı eğitemezsin. insana öğretebilirsin. onu yazdıydım. hatta bitkiyi ve hayvanı da eğitemezsin. öğretebilirsin. aşılama mesela. ne güzel öğretme. vahşi hayvanlara "burası benim" dercesine işaretler bırakmak. ne güzel öğretme. he ama tavukları salla başını al maaşını memura çevirmek eğitim. eğiyorsun hayvanı. yedirdiğin insanı da daha güzel eğitebiliyorsun böylece. 

çocuk neye ihtiyaç duyar? zilyonlarca anneden duyduğum tüm soruları bu kelime özetliyor. nerede yatırayım, ne yedireyim, ne kadar emzireyim, ne zaman alt değiştireyim, ne kadar oyun oynasın, ne zaman konuşmalı, ne zaman yürümeli, ne zaman okuma yazmaya başlamalı, ne kadar matematik bilmeli, ne kadar sosyalleşmeli, ne kadar etkinlik yapmalı? meli,meli, meli, malı, malı, malı.... kabus gibi. ve ben bu kabusu gördüm. elim ayağım birbirine dolandı. o temmuz gecesi, karnımı yarıp içinden bir hayat çıkardılar. zar zor gözümü açtım. boynumun altında bir ıslaklık, bir nefes üflüyor boynuma kendine yeni nefes üflenmiş olan. kalabalık. kalabalık, kalabalık. kalabalık dağılıyor sonra. yine uykuya dalıyorum. uyanıyorum sıcak. su içsem pencereyi açsam. ah bir dakika benim bebeğim var. nerede? uzanamıyorum. annem uyuyor. dışarıdan ışık giriyor içeri. bebeğime uzanamıyorum. ya nefes almıyorsa. kalkamıyorum. parmağımın ucu evet. parmağımın ucu sepete değiyor. karnım çok acıyor kalkamıyorum. bir santim daha kalkayım. bir santim daha. bir milimetre daha. ulaşacağım. ulaşıyorum. sepeti çekiyorum yine adım adım. bebeğimi alıyorum. sadrıma koyuyorum. anneyim. anneyim. seni ben taşıdım. sen içimden çıktın. annenim. bebeğimsin. evet bebeğimsin. annenim. şükür, şükür, şükür. şimdi ne yapacağım, ne kadar anne süt, ne kadar kitap, ne kadar oyun, ne kadar etkinlik, ne kadar ne? okudum, okudum, okudum, okudum. ta ki oğlum "yeter artık anne beni rahat bırak" diyene kadar neyi, ne zaman, ne kadar, ne şekilde, neden yapması gerektiğine dair yazılar okudum. halbuki tek bir Hadîs-i Şerîf'e iman etsem yetermiş: "insan fıtrat üzere doğar".

çocuklarım neye ihtiyaç duyuyor? 

bunu bilemem. ama bunu öğrenebilirim. çünkü içimde büyüttüm onları ve babalarını da tanıyorum. ananelerini, babanelerini ve dedelerini de tanıyorum. hala, teyze ve amcalarını da tanıyorum. bunlar önemli mi? elbette. "halası kılıklı" deyip geçmek var, "falan huyu halasının fıtratına benziyor" demek var. ilk cümleyi kurarsak çocuk ile akrabalarımızın özelliklerini birebir örtüştürmeye başlarız. halbuki bu mümkün değil. çünkü her insanın hamuru farklı. çünkü güzel olan da tam olarak bu. biriyle bazı yönlerimiz benzeşirken, bazı yönlerimiz bambaşka. birbirimizin kopyası değil aynasıyız en fazla. ve aynada tüm suretini göremezsin hiç bir zaman. baktığın yeri görürsün. ya benzeştiğin yere bakarsın, ya ayrıştığın yere.

çocuklarım neye ihtiyaç duyuyor?

bunu öğrendim. adımlarını izledim. başlarda zor oldu. çünkü onların yerine neyi, ne zaman, ne şekilde, ne kadar, neden yapacaklarına karar vermiştim. ve alışkanlıklar çabuk yerleşip, uzun zamanda terk edilirler. onlar önermedikçe onlara etkinlik ve oyun teklif etmedim. sıkıntıdan patladılar. onlar sıkıntıdan patlamaya devam ederken ben etrafıma baktım. uyaran, uyaran, uyaran ve uyaran. ne fazlaydı her şey. oysa "az, her zaman daha fazladır". her şey  çok fazla olunca yakın körü olur insan. birbirinden ayırt edemez olur eşyayı. pazara gittiğini ve çeşit çeşit sebze meyve alıp döndüğünü düşün. hangisini yiyeceğini, hangisini pişireceğini şaşırmaz mısın? yazdığın tez için birdenbire beş kaynağa kavuştuğunu düşün. bir ona bir buna bakarken derinleşebilir misin?  işte çocuğun da bazen "az şeye" ihtiyacı var. az uyaran, az ışık, az gürültü. bunları sağlamak için elimden geleni yaptım. zaten çok eşyam yoktu. fakat kitaplar çok fazla. oyuncaklar çok fazla. ama hepsi de ihtiyaç. yani bugün sormuyor ama bir ay sonra falan yapbozun filan parçasının nerede olduğu sorun olabiliyor. bunları derin derin düşünürken gözüm giysi dolabımın üstünde gezmeye başladı. evet, tahmin edeceğiniz gibi boştu. taşındığımızdan beri tavan arasında duran kolilere bir bir doldurdum oyuncakları. çocuklar yattıktan sonra yıllardır birbirine girmiş mini minnak parçaları tek tek organize ettim. meğer ne çok çöp biriktirmişim, meğer ne çok her bir şeyimiz varmış. kitapları da boylarının yettiği değil, bir üst rafa koydum. ve geriye 10 parça oyuncak bıraktım sadece. birkaç dinozor. bir bez bebek. bir set yapboz. bir kutu kağıt. bir kutu kırtasiye malzemesi, bir kutu da taş, yaprak ve kurumuş dal. öngörüm şu idi. çocuklar dakika başı falan oyuncağımı isterim, filan oyuncağımı isterim diyecekler. ben de dakika başı komodinin üzerine çıkıp oradan da dolabın üzerinden o oyuncağın olduğu koliyi bulacaktım. ı,ıh. olmadı. hiç bir oyuncaklarını istemediler. kalan oyuncaklarla da evin her yerinde oynamaya başladılar. her yerinde. bazen banyo dolabının üzerinde bıraktılar, bazen yemek masasının üstünde. hiç ellemeye başladım. hiç. öylece olduğu yerde bıraktım. tekrar banyoya veya mutfağa girdiklerinde oyunlarına kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. doymaz halleri azaldı. bana şöyle bir oyuncak alalım bahsi kapandı. şöyle bir oyuncak yaptım bahsi açıldı. "şurasına bant yapıştıracağım da yardım eder misin" bahsi açıldı. benim yönettiğim çocuklarımın uyguladığı bir etkinlik yok, çocuklarımın kurduğu benimse yardımcı olduğum bir eylem var. 

bugün işe giderken, yemek yaparken, çamaşır katlarken, kışlık giysileri kolilere yerleştirirken, yolda iki yaşındaki bebeğimle yürürken "çocuğumun neye ihtiyacı var" diyen anneye cevap vermek için notlar aldım. Çocuklarımın davranışlarına, kendi çocukluğuma, gördüğüm tüm çocuklara baktım. Hepimizin şunlara ihtiyacımız var.

* yırtmak, parçalamak, yolmak, çakmak, oymak

insanlık gitgide doğadan uzaklaşıyor. fakat programlaması doğada yaşamak üzerine kurulu. o yüzden doğup hareket eder etmez bunları yapmaya başlıyor. uygun ortam ve koşulları bulamazsa içinde bulunduğu ortam ve koşullarda yırtıyor, parçalıyor, yoluyor, çakıyor, oyuyor. ve bu en doğal isteklere bugün hiper aktivite deniliyor. oysa bu bir ihtiyaç.

* gizlenmek, korunmak,

insan gitgide daha da korudu kendini. taş,toprak, çalı... hep ev inşa etti, hep bir dam attı üzerine. doğar doğmaz başlıyor bu mekan oluşturma hissi. masanın altına giriyorlar, dolabın içine saklanıyorlar, battaniyenin altına giriyorlar. Ve bu doğal isteklere bugün korku deniliyor. oysa bu bir ihtiyaç.

* yoğurmak, bütünleştirmek

insan hep yoğurdu. darıyı, buğdayı, arpayı, çavdarı, pirinci. hep öğüttü ve yoğurdu. eline verdiğin yumuşak meyveyi hızlıca sıkıyorsa bebeğin, ve sen buna alışmasını istemiyorsan, bir şey yoğurmasının zamanı gelmiş demektir. un ve su. bu kadar basit. ya ağzına atarsa. ağzına atarsa ağzına atmış olur. un ve su. zehirlenmez. tadından hoşlanmayacağı için yemeye devam da etmez. bu da bir ihtiyaç.

* üşümek 

insan hep üşüdü ve ısınmak için çareler buldu. oysa şimdi üşümüyor çocuklar. vücut ısıları o denli yükseğe alışıyor ki en ufak bir rüzgar, hafif bir ısı değişimi zayıf bedenlerini hasta ediyor. üşümek de gerek. bu da bir ihtiyaç.

* suya temas etmek, ıslanmak

insan hep su ile temas kurdu ve kurumanın çarelerini aradı. çocuklar su ile istedikleri ölçüde temas kuramıyorlar oysa. su isteyip de bardağın içine elini sokuyorsa suya temas etmesi gerekiyordur. bu da bir ihtiyaç.

* risk almak

insan hep risk aldı. zıplamak, kaymak, uzanmak, eğilmek... bunların hepsi birer risk. yani zarara uğrama tehlikesi. yani göze almak ve öngörmeye çalışmak. hayatı öğrenmek için bunlar şart.

* sosyalleşmek, yalnız kalmak

insan hep bazen yalnız kalmak bazen de insanlarla birlikte vakit geçirmek istedi. kardeşi ile bir problemi olmamasına rağmen odada yalnız kalmak mı istiyor. bu da bir ihtiyaç. arkadaşı ile vakit geçirmek mi istiyor. bu da bir ihtiyaç.

* yenmek, yenilmek

insan hep yendi ve yenildi. bu sanki bir oyun gibi. doğar doğmaz yenmek istiyor insan. ikisi de ihtiyaç. güreşecek ve yarışacak. ya kaybedecek ya kazanacak. ama annne ve baba çocuğunu yenmemeli. bu da hep böyle olmuş. anne ve baba hep yenilmiş çocuğa.

* korkmak

insan hep korktu. ve korkularının sonunda hep yeni bir şey üretti. bizse bugün korkunun kendisinden korkuyoruz. aman çocuk korkmasın diye korkudan öleceğiz. oysa korku da bir ihtiyaç. hiç korkacak bir şey bulamaz ise çocuk, hayalet diye bir kelime duyar bir yerden ve ondan korkmaya başlar. "hayalet diye bir şey yok" deyip geçme! oyununa katıl, korkusunu hissetmeye çalış. emin ol o da biliyor hayalet diye bir şey olmadığını.

* dinlemek, seyretmek

insan hep kainatı ve insanlığı dinledi ve seyretti. sonra da bir şey üretti. bizse bugün seyretmeyi ve dinlemeyi doğru öğrenememiş çocukların ekran bağımlılığı sorunu ile uğraşıyoruz. "aaaa, bulut ne büyük, kuş ne güzel ötüyor, köpek ne güçlü havlıyor" demek çok kolay. şehrin göbeğinde dahi olsanız bakış açınızı değiştirdiğinizde öyle çok şey görebilirsiniz ki!

* okumak, yazmak

insan hep okudu ve yazdı. yazıyı sümerliler bulmadı. bizim bulduğumuz en eski yazı stili sümerlilere ait o kadar. yani insanlık hep anladığını görmediklerine de anlatmak istedi ve bunun için sembolleri kullandı. ve yine insan hep diğerinin yazdığı sembolleri okudu. anlamlandırmaya çalıştı. bu hep oldu. olağanüstü bir durum değil. insanlar kainatı daha az okumaya başlayınca önce taş tabletlere sonra derilere, ağaç kabuklarına, kağıda ve bugün yine başa dönerek tabletlere yazdılar. tüm eğitim sisteminin yazma ve okuma üzerine olması, bunun için yıllar harcanması gerçekten gülünç. bu kadar uyaran altında bir insanın okuyup yazmaması mümkün değil.

* inanmak

insan hep üst bir varlığa inanmak istedi. bunun için sorar çevresine. kim yaptı beni diye. senin inancını sorar ve hemen inanmaz muhtemelen. sorgulamaya devam eder içinde. sorularıyla sana da inancını sorgulatır. en güzel yanı da bu işte...

3 Mayıs 2016 Salı

barışmak....

bir kızın babasıyla barışması mı daha zor, yoksa annesiyle barışması mı? bunu o kızın, o anneni, o babanın hikayesi belirliyor.

bu yazıyı hep erteledim, çünkü hep anne ve babasını kaybetmiş arkadaşlarımdan utandım. özellikle lise döneminde babasını kaybetmiş iki arkadaşımdan daha çok utandım. sonra dedim ki ben burada halen dünya hayatını devam ettiren bir baba veya anneden bahsetmiyorum. benim burada bahsettiğim şey baba veya anne kavramı. yani seni deden büyütmüş de olabilir. hatta annen sana babalık yapmak durumunda kalmış da olabilir. benim eşimin evde gördüğü baba otoritesi evin büyük abisi imiş mesela. çünkü denizci baba hep uzakta. ailenin yedinci çocuğu olduğu için annesi anneannesi gibi sevmiş onu. hiç dayak yememiş, istediğin yiyerek büyümüş falan. şanslı kerata. neyse ben burada yaşayan bir 'baba' veya yaşayan bir 'anne'den bahsetmiyorum.

"bir anda aydınlandım" hikayesi değil bu. yani gerçek hayat o değil. sidharta o incir ağacının altında bir anda aydınlanmadı. yani bir anda buddha demeye başlamadılar ona. anlayabileceğiniz gibi anlayatım. "fatih müftüsü arayıp gel şehzadebaşı'nda vaaza çık hocam" demedi sidharta'ya. garibim soyluluğu terk etti, dini öğretilerin yalnızca soylulara anlatılmasını reddetti, demin raks eden kızların az sonra uyuyakaldığını ve et yığınına dönüştüğünü gördü ve tiksindi, çoluk çocuğundan geçti, inzivaya çekildi ve sair. yani ferrarisini satmadı ula, satıp ihtiyaç sahipleri ile paylaştı. vay canına yandığımın marks'ı. bilgelerimiz bile kapitalist olmuş arkadaş. yani bu bir anda aydınlanma durumu değil. yaşıyorsun, görüyorsun, bakıyorsun, anlıyorsun, bir tespit yapıyorsun sonra bakıyorsun o tespiti içi boş, ordan bir yere varıyorsun ama, o tespit seni bi adım ilerletiyor. öyle öyle barışmaya doğru gidiyorsun. hatta babanla, yani baba kavramı ile barışmadan eşinle de sağlıklı bir birliktelik yürütemeyeceğini anlıyorsun. değişik durumlar.

benim bir hikayem var. ve bu hikayemin giriş kısmı annemin ve babamın hikayeleri. fakat hikayem devam ediyor. burası önemli yani bir hikayenin girişini okuyup, anlamadım diye atamazsınız. du bi bakalım. daha neler olacak. e tabii bir hikayenin başı o hikayenin iskeletini verir sana. bu bir gerçek. ama kestirip atamazsın. çünkü fıtrat üzere doğduk, çünkü Rabbimiz Allah'tan geldik ve Rabbimiz Allah'a döneceğiz. çünkü Rabbimiz Allah âdil. ve sana zulmetmez. asla zulmetmez. feyza dedi ki bi sefer abla senin imanın kuvvetli. o yüzden alt edebiliyorsun yaşadıklarını. şimdi böyle kerameti kendinden menkul şey gibi oldu ama feyza doğru bir şey söyledi. beni boşver, elimizde imanmetre yok. ama durum tam olarak iman meselesi hacı. yani gidip gelip mesele iman'a dayanıyor. bunu her yerde görebilirsin. evlilik okulları, anne baba okulları, kuracağımıza itikad okulları kuralım. toptan tüm hayatı çözeriz yani. yoksa anne baba okulundan çıkmış evlat putçuklarını saksıda büyüten çok ana baba daha görürüz onu da söylemedin demeyin. aha da söyledim. bütüncül bakış. bütüncül bakamamak. evet durum budur.

babamın bir hikayesi var. çaba, çaba, çaba çaba'dan oluşan bir hikaye. bir dağ köyü. anlatılanlara göre yerinde duramayan bir oğlan. vay sonra bu merve kime çekti? gelene geçene taş atarmış yoldan. şimdi babayı 30-40-50-60 yaşında görüyorsun ya. onu bir bırak. bi bak bakalım.bu adam bebekti. bu adam altına yapıyordu yahu. annesini emiyordu falan. sonra kaşı, başı yarıldı. sonra ilkokula gitti. okulda neler neler yaşadı. sonra neler oldu. nasıl evlendiler. hedeflediği, hayal ettiği adımlara kimler engel oldu, o adımları nasıl attı. sen şimdi kafanda bir şeyler kurdun diyorsun ki şöyle oldu. hele bir dur bakalım. hakikaten öyle mi oldu, belki de sen çok başka bir pencereden baktın. belki pervazları kapalıydı pencerenin gördüğünü sandın.

annemin bir hikayesi var. ötelenmek, ötelenmek, ötelenmek üzerinden oluşan bir hikaye. eyüp sultan. anlatılanlara göre yerinde duramayan bir kız. vay sonra bu merve kime çekti? ilkokul'da erkek kuzenlerini döven erkek çocukları pataklayan bir kızçe. bir evin bir kızı tam 15 sene. 4 oğlanın üstüne doğmuş bir gülce. ama işler değişir. kızlar doğmalı ve hep küçük kız kalmalıdır bazılarına göre. gözükmeye başladığı an ötelenmelidir hemen. abisi, babası ötelemelidir. sonra ötelesin diye eşine teslim etmelidir. öyledir bazen. o kıza da öyle olmuştur. hemencik kadın hemencik anne. hemen tekrar anne. o kadınlar boşa demez üçüncü çocukta anladım ana olduğumu diye. öyledir işte. tabii ama bu senin hemen bakabildiğin bir pencere değil. bun görmen uzun zaman aldı. anneni üzdün, yaraladın, saçma sapan sözler söyledin. tabii o da seni üzmüş olabilir, üzüştür yani açık konuşalım. oldu bunlar. ama onun da bir hikayesi var.

benim bir hikayem var. babamın, annemin, onların da baba ve annelerinin birer hikayesi var. al bunu ilk insan ilk peygamber Nebiyyullah Adem aleyhisselâm'a kadar götür. orada ne göreceksin biliyor musun? kardeş katli. şimdi de kardeş hikayesine girelim mi? e girelim. insanlık cennetten kovulmadı, indirildi. muharref kitaplardaki ayetler eğer Korunmuş Kitap Kur'an-ı Kerim ile çelişiyorsa orada dururuz. bu bizden değil deriz. muhafazakar moda demek gibi bir şey bu. muhafazakar moda mı olur lan hikayesini merak ettiklerim. neyin kafasını yaşıyorsunuz? moda yenilik demek, muhafazakarlık değişmemek. oradan biri çıkıp da değişmemenin yeniliği üzerine bir cümle kurarsa vallahi döverim. ne diyorduk insanlık cennetten geldi. neymiş. geldi. kovulmadı. ana yurdumuz orası, ondan orayı özlüyoruz, tatmin olamıyoruz falan. çocuğa habire oyuncak alıp durma. o cennetten geldi. ne yapsın senin aldığın kıytırık ninjayı? insanlık cennetten indirildi ve az zaman sonra kardeşini öldürdü. ben bu yazıyı yazarken iki oğlum karşımda sarılmış uyuyorlar. aman ya Rabbî. şimdi Nebiyyullah Adem Aleyhisselâmın acısını daha derinden hissettim. yürek yarılmıyor demek ki. Allah bize böyle mi demek istiyor acaba? iki çocuğun birbirini öldürebilir ve sen hala yaşamaya devam edebilirsin mi diyor. aldığın mutfak dolabının veya oturma odasının saten boyasının aslında bir ton açığını istiyordun ya hani, o da acı bu da acı. öyle düşün. insan kardeşini öldürebilir. çok mu karamsar. yok, karamsar değil aslında. çok iç açıcı. sade iki oğlan kardeş miydi bunlar? hayır belki yüzlerce idiler. tam da burada vay neden kendi kız kardeşleriyle evlendilerdi de, vay aslında ilk insan tek değildi diyen olursa üşenmem kalkıp iskan ettiği yere kadar gelir, onu da döverim. bi bilmediğiniz şeyler hakkında konuşmayın. az bi susun. bildirmiyor Rabbim Allah celle celaluhu orayı. bi sus. bilemez ol. onu da bi bilme. ne kazandıracak acaba bu bilgi sana. ne işine yarayacak. çocuk anne su diyor sen orada o küçücük ekrandan arkadaşınla ilk insan tartışması yapıyorsun. o çocuğa su ver. ve düşün, iki kardeş miydi habil ile kabil. belki yüzlerce idi. sadece biri diğerini öldürdü. demek ki umut var. kötülük var, ama umut daha çok. kötülük hep olacak. ama umut da hep olacak. barbarosoğlu dedi ki "bir kadın bir yerde çocuğunu emzirdi diyen bir haber okumadıkça ümitvâr olmalıyız, kötülük hala haber oluyor, yani demek ki hala iyilikler daha çok ki kötülükler dikkat çekiyor, o yüzden basın dilimizi değiştirmeli ve iyilikleri çokça anlatan bir dil kurmalıyız".

benim bir hikayem var, senin de bir hikayen var, eşinin, annenin, babanın da bir hikayesi var. çocuklarının hikayesi var.unutmayasın.

26 Nisan 2016 Salı

ev idaresi.... (1)

henüz okul çağında olmayan üç çocuğunu anaokuluna göndermeyip evini, çevresini, kâinatı kendine ve çocuklarına okul edinmiş bir hatun kişi olarak yazıyorum bu yazıyı. bu bir “yolda böyle dikenler var, benim ayağıma battı, kardeşlerimin batmasın” yazısıdır.

ben dört kız kardeşin en büyüğüyüm. bu sebeple kardeşlerime nispeten bebek  bakımı ve ev işleri hususunda kendimi biraz daha yetenekli görürdüm. oysa ki benim yetenek sandığım şey “annemin yardımcı elemanı olma” üzerine kurulu imiş. Ben otuz, annemse elli yaşlarında olduğu şu günlerde ettiğimiz sohbetlerde bunu daha iyi anlıyoruz ikimiz de. Yani “sorumluluk” üzerine kurulu bir kişiliğimiz yokmuş evimizde evin genç kızları olarak. babamın yoğun mesaisi sebebiyle onun da yüklerini omzuna alan annemin son noktaya geldiği anlarda yardım etmek, kendiliğinden hiçbir işi yapmamak üzerine kurulu imiş. bunu bu yaşımdan geriye doğru baktığımda ancak görebildiğimi de ifade edeyim. bir de bu durumun yalnızca bana değil, benimle aynı yolu yürümüş kardeşlerimin genelinde olduğunu görünce kanaatim daha da belirginleşti. bir ev idaresi nasıl yapılır, bilmiyoruz. belli yemekleri yapabiliyoruz, elbette süpürge nasıl yapılır, bunu herkes bilir. fakat bir ev idaresi nasıl olur? bunu bilemiyorduk. öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz elhamdülillah. bir de tabii bu durum elbette aynı yolu yürüyen beyefendiler için de geçerli. evlendikten sonra eşine öğrenci evindeki erkek arkadaşı imiş gibi davranan, mesai haricindeki ailesi ile ilgilenmesi gereken vaktini futbol-günlük siyaset-arkadaş ortamı üçgeninde heba eden, babalık görevini eve para getirmek zanneden bir eş modelinin yaygın oluşunun sebebi de yetişme sürecinde ev idaresinde rol verilmemeleri elbette. gençlik heyecanları bastırıldığı zannedilen bu beyefendiler, gençlik heyecanlarını babalarının baskıcı tavırlarından özgür kaldıkları zamanlara ertelemiş, evlenmeyi bir özgürleşme aracı olarak görmüşler, bu da büyük bir sıkıntı.

kendimce zihnimde evirip çevirdiğim, uymaya çalıştığım listemi paylaşacağım sizlerle. ama bu listeye bakıp korkmamak gerek, bunların hepsini hepimiz yapıyoruz zaten, ben sadece kendi yöntemimi paylaşmaya çalıştım. hem öyle günler olur ki makarna-yumurta yer, akşama kadar otururuz. bu hayat böyle bir hayat, eksik,gedik,sıkıntılı.... Rabbim hepimizi doğru yola iletsin.



Bir gün sabah namazı ile başlar, bir günün sabah namazı ile başlaması için yatsı namazının akabinde bitmiş olması gerekir. Bir gün, sabah namazı ile başlamamış ise o günü kaybedilmiş ilan edemeyiz. Bilakis o günü daha da daha da iyi geçirmeye, bereketlendirmeye çalışmalıyız.

Gün, abdest ile başlar. Eğer sabah namazından sonra yatıldı ise, yine de abdest ile başlatabiliriz günü. Böylece tüm hücrelerimizle uyanmış olabiliriz. Tülbent, saç tokası, bandana veya saç bandı takabiliriz. Kahvaltıyı rahat hazırlayacağımız ve günün ilk işlerini hızlıca yapabileceğimiz şekilde giyinmek bize hem dakikalar, hem de pratiklik kazandırır. Ben evde sadece penye ve pamuklu kıyafetler giyiyorum. Bir de en iyi iş kıyafeti şalvar. Hem hareket etmeyi kolaylaştırıyor hem de ev içi tesettürü sağlıyor.

Ev sadece silinip, süpürülüp, toz alınan bir yer değil. Dışarıdan öyle gibi gözüküyor. Fakat bir evde yönetilmesi gereken birçok alan ve eşya var. Aynı zamanda evlendiğim arkadaşlarımdan çok daha az eşya almama rağmen on yılda yaşadığım beş taşınma gösterdi ki her şeyimiz çok. Çokluk hastalığına müptela olmuşuz. Fakat işe yarar bir çokluk mu, değil mi bu tartışılır. Bu çokluktan nasıl kurtulduğumu kısım kısım anlatmak istiyorum. Şimdilik sadece mutfak ve ona bağlı şeyleri yazdım. Gerisi de gelecek.

Acil ihtiyaçlar hariç alışverişlerimiz “haftada bir kez” yapabiliriz. Her evin kendince bir alış-veriş listesi vardır. Bizim alış-veriş listemizde marketten canımızın çektiği ürünler değil, üretici ile tüketicinin doğrudan buluştuğu köylü pazarındaki kurutulmuş gıdalar, salça-turşu-pekmez gibi kavanoz ürünleri, yufka-bazlama-köy ekmeği gibi pişirilmiş ürünler, kurutulmuş baklagiller, mevsim sebze ve meyveleri, süt ve süt ürünleri var. Elbette aldığımız unun tohumunun atalık olup olmadığı, çabuk çürüyen sebzelerde kullanılan ilaç oranını da her seferinde üreticimize soruyoruz. İlaçtan ve zirai tohumdan an itibariyle tamamen kaçmanın mümkün olmadığının farkındayız, fakat talep olmazsa arz gelişmez bilinci ile yapıyoruz bunu.

Gün içerisinde mutlaka pişirmem gereken üç yemek var. Kahvaltıda ortaya koymaya sıcak bir şey. Bir de ikindi sofrası için çorba ve yemek. Biz beş kişilik bir aileyiz. Beşimizin de severek yediği yemek sayısı da en fazla yedi. O yüzden hepimizin yiyebileceği (çorba, pilav, tencere yemeği,  börek-kek) bir yemek, bir de bazılarımızın yiyeceği bir yemek pişiriyorum. İnsan sürekli muhatab olduğu şeylerden sıkılıyor. O yüzden üst üste aynı yemekleri pişirmemeye gayret ediyorum.  Bir yemeği haftada yalnız bir kez pişiriyorum. Çocuklar kahvaltıdan birkaç saat sonra meyve yemek istiyor. Okuduğum makalelere göre meyveyi gündüz tüketmek çok önemli. Hele ki akşam yemeği sonrası meyve yemek bedenine savaş açmak demek. Ben genelde kahvaltı ile ikindi arası birkaç kuru meyve yiyorum. Hatta ona bile ihtiyaç duymuyorum bazen. Hele ki evde isem ve çok yoğun işim yoksa o enerjiye ihtiyacım olmuyor. Her aldığımız kalori harcamamız için aslında. Harcanmayınca da sinir olarak geri dönüyor. Çağımız insanının en büyük sorunu her şeyin fazla olması. 

Mutfakta bir adet mutfak robotu, bir adet ekmek makinesi, bir el çırpıcısı, bir su ısıtıcısı kullanıyordum. Şimdi hiçbirini kullanmıyorum. Tüm bunların yaptıklarını ellerimle yapıyorum ve işlerim daha çabuk bitiyor. Zaman içerisinde kazandığım pratiklik de bunda etkili olabilir. Elektrikli aletlerin iç aksamına su gitmeden dış yüzeylerindeki plastiğin temizlenmesine ve tezgah temizliği esnasında tüm bunları kaldırıp indirmekle harcayacağım süreyi, patatesi el rendesi ile rendeleyerek, suyu çaydanlık altında kaynatarak, keki el çırpıcısı ile çırparak harcıyorum. Sanırım yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. 

Bir yılı aşkındır süt üreticim yoğurdumu ısrarla kendi yapmak istiyor. Bulundukları köyün havasının bakteri yoğunluğu bulunduğum semte göre daha fazla olduğundan onun yoğurdu daha kıvamlı oluyor, ben de ses etmiyorum. Ekşimiğimi, ekşi mayamı kendim yapıyorum. Neredeyse tüm meyve kabuklarından ve çürüklerinden ise sirke kuruyorum. Yerde yemek yediğimiz için mutfak masasını kullanmıyoruz, mutfak masasının üstü ve altı deney alanı gibi. Her daim mutfağın bir köşesinde büyükçe bir poşet geri dönüşüm ürünleri için duruyor.  Yani mutfak yemek kaynatılan değil, saatler geçirilen, yaşanan bir yer hepimiz için. Bu işlemlere çocuklarım da katıldığı için dökülen, saçılan çok oluyor. Bulaşık makinesini hemen çalıştırmak çok vakit kazandırıcı. Çünkü o zaman lekeler kurumamış oluyor. Bir sık sık bulaşık makinesinin iç aksamını çıkartıp, ovalayarak temizlemek temizliğin niteliğini yükseltiyor. 

Ben zeytinyağı ile pişmiş tüm yemekleri yiyebilirim. Fakat eşim o kokudan hoşlanmıyor. Gerçek tereyağı ile tüm yemekleri pişirmek ise bütçemizi çok zorlayacağından ortalama iki ayda bir teneke olmak üzere ayçiçeği yağı kullanılıyor mutfağımızda. Elbette bunun geri dönüşümü mutfak perdelerinde, mutfak camlarında,fayans ve karolarda, mutfak dolapların yüzeylerinde hissediliyor. Yüzeylere sinmiş yapay yağ molekülleri, doğal yağlar gibi çabucak çıkmıyor. Bu yüzden de mutfak dolapları ve beyaz eşyanın yüzeylerinin iki haftada bir silinmesi gerekiyor. Aksi takdirde üzerine kir bağlayan yağın çıkarılması hayli zorlaşıyor. Bu da belli bir vakit alıyor.

Mutfak dolaplarının içi, genelde sadece toz oluyor. Annem evlenirken dolap içi örtüler dikmişti, onları halen kullanıyorum. İki ayda bir yıkamak yeterli oluyor. Dolap içi temizlik yapılırken çekmecelerdeki başka odalara ait eşyaları da ayıklamak iyi oluyor. Az eşya her zaman daha dinginleştirici, daha çabuklaştırıcı. Üç sene önce kırılan sürahinin kapağı gerçekten artık bir işe yaramaz, bunu bir kabul edelim. Böyle parçaları oyuncak üretme kolisine atıyorum. İleride ondan da bahsedeceğim.

Ben evimde yalnızca doğal temizlik malzemeleri kullanıyorum. Doğal derken üzerinde doğal yazan ürünleri kast etmiyorum.  Ev sirkesi, limon tuzu, zeytinyağlı sabun, çöven kökü(sabun otu kökü), karbonat, çamaşır sodası, arap sabunu (yağ+potasyum hidroksit=arap sabunu+gliserin sanırım dünyanın en basit formüllerinden) meşe külü ve benzerlerini kastediyorum.. Evde bu ürünler varsa başka hiçbir ürüne gerek yok. 

Mutfakta çimlenebilecek gıda artıklarını(patates, havuç, turp, kereviz, soğan, sarımsak) gömülmek üzere bir kaba, örtü malç olarak kullanılabilecek artıkları(diğer tüm sebze kabuklarını) da bir kaba ayırıyorum. Bu kaplar yaklaşık üç günde bir doluyor. Üç günde bir küçücük bahçeme gıda artıklarını şöyle bir saçıyor, çimlenebilecek ürünleri de birkaç dakika içinde elimle toprağa itiyorum. On beş günde bir de yabani ot bitmişse kökünden çekmeden üstteki yapraklarını koparıp yine bahçeye atıyorum. Olmuş gıdayı toplamak da birkaç dakika sürüyor en fazla. Yani on beş günde toplam en fazla bir saat ilgilenerek en azından sevdiğiniz yeşillik çeşitlerinizi doğrudan yiyebilirsiniz. Pulluksuz tarım ile ilgili ayrıntılı bilgi için permakültür hakkında araştırma yapabilirsiniz.

Ve elbette her şeyin en doğrusunu Rabbim bilir. İstikametten ayırmasın(âmîn)....

15 Nisan 2016 Cuma

müfredâtım

"insan ne ile yaşar"* sorusuna cevap aramış biri. fakîr, "insan nasıl öğrenir" sorusuna cevap aradı.

insan insandan öğrenir bahsi....
ilk insan Adem aleyhisselam'dan bu yana binlerce yıl geçti. insanlar hep öğrendiler. Seda dedi ki, "kabile hayatında biri ok-yay yapımında kendini geliştirince bu duyulunca bu işe merak duyan kişiler odan öğrenmeye gelirmiş, ve gitgide bu kişi bir yönder sayılır, bu grup da küçük bir okula dönüşür". yani insanlık bilerce yıl böyle öğrenmiş. biri bir konuda uzmanlaşmış, birileri de onlardan öğrenmiş ve geliştirmiş.
yüzlerce öğren-cinin / bir binaya girerek / bir çok alanda / belli öğret-menlerden / öğren-diği sistem coğrafyamda yüz, tüm yeryüzünde ise iki yüzyıldır mevcut.
o halde öğrenme nasıl gerçekleşmez sorusunun cevabını örneklendirelim.

- ben organik kimya bilmiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, ama öğretemiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, ama öğretmek istemiyorum, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, öğretmek istiyorum, karşımdaki öğrenmek istemiyor, o halde öğrenme gerçekleşmez.
- ben organik kimya biliyorum, öğretebiliyorum, öğretmek istiyorum, karşımdaki öğrenmek istiyor, uygun ortama ve cihazlara sahip değiliz, o halde öğrenme gerçekleşmez.

yani iki canlı arasında öğrenmenin gerçekleşebilmesi için tarafların istekli, öğretenin uzman, ortam ve cihazların uygun olması gerekir.
neden iki canlı dedim? iki insan da diyebilirdim. peki sadece insanlar arasında mı öğrenme gerçekleşir?
- yeryüzünde tesbit edilmiş süre ile 3000 yıldır aşılama yapıyor. çok basit bir dille, yaşlı ağaç, genç fidana öğretiyor. tıpkı insanlardaki gibi, bazen yaşlı ağaç öğretmek istemiyor veya öğretemiyor, bazen genç fidan öğrenmek istemiyor, bazen uygun ortam oluşmuyor, ve öğrenme gerçekleşemiyor. fakat genelde tam tersine biz şehir çocuklarının mucize diyebileceği bir öğrenme gerçekleşiyor.
- ya hayvanlar? anne canlı bizce vahşice fakat içgüdüsel olarak ite kaka yaşamayı ve hayatta kalmayı öğretiyor yavruya. bazen anne öğretemiyor, öğretmek istemiyor, bazen yavru öğrenmek istemiyor, bazen uygun ortam oluşmuyor. ama genelde biz şehir çocuklarının mucize diyebileceği bir öğrenme gerçekleşiyor.

insan yaşayarak/yaparak öğrenir bahsi....

bir de insan insandan en fazla bilgiye ulaşma yolunu öğrenmeli, fazlasını değil. yani ben öğrenirken tepemde durma, geriliyorum. yol yordam göster ve çekil. öğrenmeme fırsat ver.
örnekse, benim müfredatımda çiftçilik ve bir usul-i fıkıh icazeti almak var. kariyer planlamam bu yönde. büyüyünce çiftçi ve usulcü olmak istiyorum. bunun için sürekli okuyorum notlar alıyorum kimse beni mecbur tutmamasına rağmen. ki 21 yaşımda yüksek öğrenimim bitene kadar bir defteri doldurmadı tutuğum notlar. hep ite kaka geçtim dersleri. kendimce anlayabileceğim kaynaklardan bu iki ilmi okuyor ve temrin ediyorum. bilhassa çiftçiliğe dair yaşayarak öğrenmek çok önemli. çünkü her kentte değişiyor tohumun verimi. her pazara gidip dönüşümde defalarca tekrar ediyorum öğrendiklerimi. oraya buraya yazıyorum, eşime dostuma anlatıyorum. bir de sosyal medya'da hep benimle aynı hayali kuran hatunları takip ediyorum. ama onların yaptıklarının aynını yapmaya kalkışınca tökezliyorum. bir tavır, bir hal almalı. ama tıpkıbasım yapmamalı.
peki şu anda maddi manevi mümkün gözüküyor mu bu iki isteğim, hayır. çünkü çiftçi olmak için bir sermayeye ve eşimin benimle gelmesine ihtiyacım var. sermayem yok ve eşim benimle gelmiyor :) usûl-i fıkıh icazeti almak için yaklaşık iki yıl sabahtan akşama dek günde sekiz saatini ilme ayırman gerekiyor. çocuklarımın bana, benim çocuklarıma ihtiyacım olduğu şu günlerde bu mümkün değil. şimdi bu sebepler maddi veya manevi görünen sebepler. peki ben kime iman ediyorum? sebeblerin sebeblendiricisine. konu kapanmıştır.

insan öğrenmek zorunda olur, insan içsel bir iştiyak ile öğrenir....

öğretici oldum. bir işi yapacaksam tam yapmalıydım. tastamam yapamasam bile sınırları zorlayan biri olmalıydım. bunu içsel bir iştiyak ile istedim, bu içten gelendi, bu varoluşsaldı, bu bir iştiyak idi, böyle olmazsa olmazdı. öğrendim, öğreniyorum.
anne oldum. her şeyi biliyorum dalgaları hiçbir şey bilmiyorum kıyısına vurdu da durdu. öğrenmek zorundaydım, doğruyu içimde buldum, öğrendim, öğreniyorum.
küçük mavi gezegenimde çoğu şeyin ters gittiğini gördüm, hayatta kalabilmeyi öğrenmeye mecbur olduğumu hissettim. içsel bir iştiyak idi bu. öğrenmeye mecbur hissettim, öğrendim, öğreniyorum.

insan tekrar ederek öğrenir....

ilk seferde doğru yapamam, ama yaptıkça öğrenirim. o halde bir şeyi yanlış yapmak da bir adımdır. her seferinde ilerleyebilirim. yeter ki yapayım, tekrar edeyim. tekrar en güzelidir, yüzseksen kez yapılsa yeridir

insan farklı yöntemlerle ve farklı sürelerde öğrenir....

önce talebelerim oldu, sonra çocuklarım. kendimi öğreten, karşımdakini öğrenen konumuna koyup çıkmışım yola. olmadı, tutmadı. ne kadar bilgim varsa hepsini akıtırsam iyi öğretirim sanmışım, olmadı. benim öğrenmelerini istediğim şeyi öğrenirlerse olur demişim, olmadı. şu kadar zamanda öğrenmeliler demişim, olmadı. şöyle öğrenmeliler demişim, olmadı. karşımdaki insandı. çok yüce yaratılmıştı. beş parmağın biri bir değildi de bunca farklı deoksiribo nükleik asit dizilimli insan nasıl aynı şekilde ve aynı sürede öğrenecekti? sonra bildim. herkes isterse öğrenirdi. ama farklı yöntemlerle, ama farklı sürelerde.

* İnsan Ne ile Yaşar, Tolstoy

10 Nisan 2016 Pazar

Buradayım.

Bir kelime var. Çok seviyorum. "müdahalesizlik". Müdahalesizlik ne kadar olmalı, ne zaman müdahale etmeliyiz sorularının cevabı ile ilgili o kadar çok makale* var ki! İşbu sebeple bu soruları geçip şu soruya cevap vermek istiyorum: Neden müdahalesizlik? 

"Benim çocukluğum/gençliğim/ilk evlilik yıllarım kötü geçti, ben sizin kadar sabırlı olamam, çok sabırlı bir annesiniz" sözlerini duyuyorum sürekli. Şanslı bir çocukluk geçirdiğim, gençliğimi sorunsuz atlattığım, sevdiğim biriyle evlendiğim için sorun yaşamadığımı ima eden veya doğrudan söyleyen kişiler oluyor. Dün yabanelma** "aslında hikayelerimizin ne olduğunu bilmesek de hepimizin bir hikayesinin olduğunu bilmemiz kafi degil mi? hikayelerimizin bizi biz yaptığını ve karşımızdakinin öğrenme yolculuğunu ve seçimlerini sorgulama hakkımız olmadığını..." dedi. Bu cümleyi defalarca düşündüm. Bunu içselleştirmem çok önemli. Elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum fakat çok zorlandığım bir konu bu. İçimde sanki bir müdahale canavarı taşıyorum. Bir kontrol canavarı. Zuhal*** bana "kontrol odaklısın" diyor. Ben ona "bana kontrol odaklı deme" diyerek yine müdahale ediyorum falan. Çok tatlıyım :)

Bu yazacaklarımı ilk defa anlatmıyorum. Yani bu bir itiraf, öc alma, hesap sorma yazısı değil. Eşimle, dostlarımla defalarca konuştuğum, pişirdiğim, bu hikayede görünürde negatif etkisi olan yakınlarımla ilişkimi "af" değil "hesabı kapatma ve yola devam etme" temelinde düzenlediğim bir konu. Rahatça anlatışımın sebebi bu. Bu bir anlatma yazısı. Böyleyken şöyle oldu, sonra da böyle oldu gibi.

Ömrümün ilk on yılı Suriçinde, kiliseden camiye çevrilmiş bir mabedin**** lojmanında geçti. Yedi yaşımda okula başlayana dek bir evin bir kızı, bir apartmanın bir torunu, iki komşu teyzenin bir gülü idim.. Bir yandan bir kız, bir torun, bir gül olmamın tüm kaymağını yerken bir yandan da her hareketim, her adımım, her sözüm en az on kişi tarafından üstenci bir tavırla denetleniyordu. Ve ben bundan çok memnundum. Hatta 4,5 yaşında kız kardeşim doğup da denetleme mekanizmaları yarı yarıya azalınca bu durumdan hoşnutsuzluğumu kardeşime sokak ağzı ile nağmeler besteleyerek***** göstermiştim. Şimdi burada konuyu getirip de Kıta Avrupa'lı bir psikiyatrın, İskandinavya'nın göbeğinde bir soyguncu ile rehinesi arasında yaşanmış olaya bağlamayacağım*. Psikiyatriye inanmıyor değilim. Ülkemde bir ruh sağlığı yasası olmadığına dair temellendirmeler de yapamam. Tüm varlığımla anlayabileceğim gibi yazan bir psikiyatristi** okumanın çok iyi geldiğini söyleyebilirim o kadar.

Derken okula başladım. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm resmin beni denetlediğini, yanlış bir davranışta bulunursam kızıp kaşlarını çatacağını, uslu bir çocuk olup derslerimi yaparsam güleceğini söyledi öğretmenim. Çok susayan, çok su içen ve dolayısıyla fazlaca ihtiyaç molası vermesi gereken bir çocuktum. Fakat iki gün üst üste ders arası ihtiyaç molası almam dikkat çektiydi de altıma kaçırdıydım. Sınıf kapısının hemen önündeki camdan annem yürüyor şimdi gün gibi gözlerimin önünde. Elinde yedek önlüğüm ve temiz bir uzun çorap. Hiç kızmadı. Söylenmedi. O ânı aldım unutulmaz kıldım. Annem bana her kızdığında, bağırdığında o âna tutunup beni seviyor dedim. Sonra başka bir öğretmen. Onunla ilgili aklımda kalan tek anı da uslu durun diyerek laboratuvara gidip, aradaki camdan güya çaktırmadan bize bakması. Sınıf arkadaşım U. söylemeseydi fark etmezdim. Öğretmen "ara camdan bakıyor uslu dur" dedi. O gün otoritenin beni gördüğü anlarda uslu durmayı, otorite beni görmezken istediğimi yapmakta özgür olduğumu anladım. O tavrı aldım, kanıksadım. Müdahalecilik kanıma işledi. Yaşıtım veya değil, maddi manevi gücümün yettiği herkese davranışlarımda aynı tavırla yaklaştım. Bilhassa da kardeşlerime. Düzensizlik içinde bir düzen kurup gittik. 

Derken sözlülük, nişanlılık ve evlilik. "Ben o hataları yapmayacağım" diye başlanan bir evlilik. Yeni bir ev. Yeni biri. Sadece çay içip sohbet ettiğim biri değil. Sadece ders notu aldığım biri değil. Sadece dertleştiğim biri değil. Aynı evi paylaştığım biri. Burası mühim. İnsan insanı yolculukta, alışverişte yahut aynı evde kalırken tanır denilir. Ama öyle başlamıyorsun evliliğe. Ben bunu tanıyorum, tamam bununla olur diyorsun. Şimşekler çakıyor falan. "Pair of paradise, cennet eşi" durumlar. Yalnız öyle olmuyor. İkinizin de dolaşım, boşaltım, sinir sistemleriniz var. O 24 saat sol üst köşesinde yakası timsahlı gömlekle dolaşmıyor evde, senin saçların kına gecesinde yapıldığı gibi durmuyor sabah kalktığında. Bu eksiklik değil, gerçek olan bu. Yapay olan diğer hâlimiz. Fakat yapay hâlimizle tanıyoruz birbirimizi. Mahalle ve köy hayatında insan insanı her türlü görüyor. Fakat şehir hayatı hep bir iyi, hep bir güzel hâle sokuyor hepimizi. Yapay, gayriinsani bir güzellik hâli. Ve tabii "and they lived happily ever after, sonsuza dek mutlu yaşadılar" kandırmacası. Evlilik evlilik değilmiş de sanki bir romantik komedi imiş gibi bir tavırlar bir haller bir poz vermeler. Çok cici, çok tatlı gözüküyor. Ama yok, öyle değil. İnsansınız ikinizde, aktör veya aktris değil. Kaç gün rol kesebilirsiniz? Müzik zevkleriniz uyumlu diye evlendiniz. Müzik grubu kurmadınız ama sonuçta. O halde bu pek işe yaramadı. Aynı bölgeliyiz anlarız birbirimizin halinden dediniz. Karşı köyün yayla çorbası ile sizin köyün yayla çorbasının farklı şekillerde yapıldığını öğrendiniz sonra sonra. Yok, aynı bölgeli olmak da tutmadı. Çok sevdiğim bir kadın*** var. Allah da onu sevsin. O şöyle dedi: Genele indirgemeyelim. Yani evlenirken karşınızdaki adamı genele indirgediniz. O da sizi genele indirgedi. Ne demek bu? Karadenizli, demek ki böyle dediniz, kot giyiyor demek ki şöyle dediniz, siyah seviyor demek ki böyle dediniz. Sistem kendi işini kolaylaştırmak ister ve sizi sınıflandırır, siz de bunu yediniz. Ama tespitler tutmadı. Dediklerin, kurdukların, hayallerin üzerinden bir hayat inşa etmek istedin. Yalnız bundan evleneceğin kişinin pek de haberi yoktu. He aynını o da yapıyordu o arada onu da söylemeden geçmeyeyim. Dedikleri, kurdukları, hayalleri üzerinden bir hayat inşa etmek istiyordu. Fakat sizin bundan pek de haberiniz yoktu. Ta ta ta tam. Nurtopu gibi genele idirgenmiş iki insan. Yani hala müzik zevkleriniz uyuşuyor. Fakat müzik dinlemek değil yüzünü görmek istemiyorsun. Hani sonsuza dek mutlu yaşayacaktınız? Çok mu karamsar bir tablo. Yok, değil. Hikaye bundan sonra çok güzel devam edebilir. Ettiği de çoktur. Birkaç temel noktaya dikkat. "Eşinizi güler yüzle karşılayın, O'na çiçek alın" gibi tavsiyeler değil. Belli bir mantığı benimsemek gerekiyormuş. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geleceğim: Müdahalesizlik. Saatlerce emek verdiğin şu yemeği sevmiyor oluşu, ve zorla yemeyecek kadar açık davranması, çiçek almaktan hoşlanmam boşa masraf deyişi, herhangi bir konuda herhangi bir fikrine katılmıyor oluşunun sebebi sen değilsin. Sebebi O da değil. Siz evlisiniz sadece, aynı insan değilsiniz. Aynı nükleik asit dizilimine sahip tek yumurta ikizlerinin huyları farklı iken nasıl da aynı konularda aynı şeyleri düşümeyi bekleyebiliriz? Bir de tam tersini düşün. Her konuda aynı şeyleri düşündüğünüzü. Ne kadar sıkıcı olurdu düşünsene :)

Derken annelik. Müdahalesizlikte kemal noktası herhalde burada olur. Olursa burada olur. Buradan diğerlerine yayılır. Ya da bende öyle oldu. Masumlar diye mi, zamanım geldi diye mi bilmem ki, kimse bana onlar kadar tesir etmedi. Onların dediklerini dinleyerek benim için doğru insanlara ulaştım. Her yaptığımızın doğru olması mümkün değil. Yapabildiğim kadarını yapıyorum. Gerisini Allah'a salıyorum.

Hâsıl-ı kelam, olumsuz gördüğüm unsurları bir bir aldım, heybeme koydum, yan yola saptım, sonra yine ana yola döndüm, kırmızı ışıklarda bekledim, bazen sarıda gaza bastım, buradayım.

http://www.egitimpedia.com/?s=m%C3%BCdahale
** https://www.instagram.com/yabanelma/
***http://anlatzuhalbibi.blogspot.com.tr/
**** Geçen yıl temeline dek yıkılan bu kilise/cami yine aynı temellerin üzerine bina edilmeye başlandı. İnsanlığın yüzyıllardır sağlam duran temelleri, yüzyıl ayakta duramayan yapıları var. Ah yüzyılım, seni ne diye anacaklar, müttehem yüzyıl diye mi?
***** ..ktan gelmiş ..klu çocuk :)
* Stockholm Sendrom
** Kemal Sayar
*** anneminkitapligi.tmblr.com

3 Nisan 2016 Pazar

anne gözüyle şifa....

Kimselere söylemediğim hislerle başladığım bu yolda düşe kalka yürümeye devam ediyorum. Okuduklarım ve dinlediklerim, tam orta bir çizgiye doğru götürüyor beni. Ne modern tıbbı reddeder bir tavrım var şimdilerde, ne de modern tıbba tapınıyorum. Ne her bitkinin şifasını bilirim, ne de geleneksel yöntemleri tümden reddediyorum. 

* Neler okudum?

Nebevi Tıp, Bütüncül(Holistik) Tıp, Koruyucu Tıp(tıbbi jeoloji), Tek Sağlık (one health), Doğal Beslenme, Homeopathy, Yerli Tohum, Permakültür terimleri hakkında ne bulduysam okudum. Sorgulayarak okudum. Not alarak okudum. Hâlen de okuyorum. Elbette bu konuda araştırmaya birdenbire başlamadım. Bir sebepler silsilesi idi bunu yaptıran.

* Neden okudum?

Eşime "allerjik rinit" bana ise bana da "normal doğum yapamaz" teşhisleri kondu. Eşim türlü çeşit ilaçla tedaviye başladı. Ben ise c-section, yaygın tabirle sezaryen ameliyat ile ilk yavruma kavuştum. Eşim kullandığı hiçbir ilaçtan fayda göremiyordu. Bir de üstüne üstlük uyandığında hapşırdığı için ömrü boyunca belli ilaçlar kullanması isteniyordu. Benim ameliyat sonrası sıkıntılarımdan bahis açmak istemiyorum. Sağınıza veya solunuza döndüğünüzde gördüğünüz ilk kadınlardan biri yaşadıklarımı yaşamıştır. Derken oğlum iki yaşına yaklaştığında önü alınamaz gece nefes tıkanmaları başladı. Ve 'ahirinde onbinlerce çocuğa konulduğu gibi oğluma da "allerjik astım" teşhisi konuldu. Sonra da kızıma "kronik tonsillit". Yüzyüze görüşebildiğim, nasıl yaşadığını bildiğim hekimlerle ettiğimiz muhabbetler ve herhangi bir ilaç firmasıyla anlaşması olmayan akademisyen hekimlerin yazdıkları beni bu kavramlarla tanıştırdı. 

* Neler yaptım?

Bütüncül bakmaya başladım. "Pencere açıkmış, cereyanda kaldım hasta oldum", "nereden kaptım mikrobu" cümlelerini çıkardım hayatımdan. Yanlış beslenme, dengesiz hava geçişleri, uykusuzluk, virüs kapmak, bakteriyel enfeksiyon kapmak gibi maddi sebepler, üzülmek, dertlenmek gibi manevi sebeplerden biri değilmiş sadece insanı hasta eden, bildim. Hepsi de olabilirmiş bir kısmı da, öğrendim. Vücudumu ve çocuklarımın vücutlarını dinledim, izleri tâkip ettim.

Herkesin bildiği, herkesin uyguladığı geleneksel tedavileri ben de uyguladım. Ateşin düşmesi için soğuk duş, sirke ile ovmak, örtmemek gibi basit, temel tedaviler. Bir de tabii belli seviyede duran ateşin zarar değil yarar olduğunu öğrendim. Fakat şunun içine şunu kat, şu kadar demle, şu kadar bekle tedavilerine çekince ile yaklaştım. Ihlamur, kuşburnu demler içerim. Ama çok alengirli durumları bir hekimin ve/veya kimyagerin onayı olmadan yapmadım, yapmam.

Hekime gittiğimizde teşhisi koymuş, tedaviye başlamış, sonuç alamamış oluyoruz genelde. Eğer vücudum veya çocuklarımın vücudu bildiğim tepkiler veriyorlarsa hastalığı evde atlatmak için yukarıda anlattıklarımı yaparım. Yok, vücudum veya çocuklarımın vücudu beklemediğim tepkiler veriyorsa teşhis için hekime giderim. Ve bu acil hekimi olmaz. Acil hekiminin yetersizliği değildir buna sebep. 

Hekimlerin genel şikayeti, hastaların teşhislerini kendileri koyup, ilaçlarını kendileri yapıp gelmeleri, ki haklılar.Hekimleri bir tür "ilaç yazıcısı" olarak konumlandırdık. Bunu hep birlikte yaptık. İlaç şirketleri, hekimler ve biz. İlaç şirketleri oyun kurucu evet, fakat hepimiz ortağız bu bilinçsizliğe. Hekimler ve muhatapları olarak el ele vererek çıkacağız bu kara delikten inşallah. 

Kur’ân-ı Kerim’deki ma’lûm şifa ayetleri ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve selemin tıpla ilgili hadisleri elbette çok önemli. Fakat tüm nâsslara bütüncül bakmaz isek beş kilogram bal yanına zencefil veya çörek otu almakla yetiniriz. Ve bu sonumuzun başlangıcı olur. Bir cümlede özetleyecek olursam sağlık meselesine bakışım şu: hasta olmadan evvel, bağışıklık sistemini hastalıkla baş edebilecek duruma getirmek.

Nasıl yaptım?  

Doğal Tatlılar: Rafine şeker, zehirdir. Esmeri de zehirdir, beyazı da. Şeker pancarından üretilmiş gözükür. Ne var canım, deyiverirsiniz. Halbuki mısır şurubundan üretilmiştir. Yani vücudunuza asla sokmamanız gereken bir maddeden. Kuru ve yaş meyveler, gerçek bal ve tahin pekmez insana yeter de artar bile. Fakat şeker bağımlılığını yenmeye karar vermek gerek. Ben maalesef klasik bir yirmi birinci yüzyıl insanıyım. Bilimsel açıdan ikna olmadan harekete geçemiyorum. Bu sebeple okudum, okudum, okudum. Vücudumun rafine şekere ihtiyacı olmamakla birlikte hücrelerimin gördüğü zarar karşısında donakaldım. Dört yıldan beri her gün daha az şeker tüketmeye başladım. Ve bugün bu seviye tabak tabak yediğim meyveye dahî sirayet etti elhamdülillah. Çok kaliteli çikolata haftada belki de on beş günde bir birkaç parça. O da çıkar yakında. Çünkü eski aldığım lezzeti alamıyorum.    

Kaya Tuzu: Her yerde karşımıza çıkan iyotlu tuzun siyanür ile ayrıştırıldığı reddedilmez, su götürmez bir gerçek. Uçakla 18 saat süren bir yerden sırf pembe diye, sırf reklamı yapılıyor diye bir tuz almak da bence akıl kârı değil. Her coğrafya kendi yöresini beslesin. Canım Çankırı, canım kaya tuzu.

Gerçek Besin: Paketin içine giren her  ürüne(paketli gıda olmaz, en fazla üründür o) belli kimyasal konulmak zorundadır. Bırakın meyve suyunu, içme suyunuzun ağzını kapatın ve birkaç gün sonra açın bakalım ne hale gelmiş. Bubu konuşmak bile yersiz. Nereden başlayayım diyorsanız, evvela paketli ürünleri hayatınızdan çıkararak başlayabilirsiz.  Sebze, meyveye gelirsek. GDO değil, organik de değil. Gözlerim bir organik domatesin, sayıyla bir yani bir kilogram değil. Sadece bir organik domatesin 3 lira olduğunu gördü. Bu kandırmacadır. Bu çiftçiye eziyettir. Yazıktır, günahtır. Gerçek besine ulaşmanın tek yolu üreticinizle tanışmak ve böylece mevsim sebze ve meyvelerini öğrenmektir. Kış ortasında “mis gibi kokuyor” dediğiniz domatesin içindeki koku potasyum ilavesidir. Bilinçlenmek gerekir. Bunun yolu köylü pazarıdır. Bunun yolu süt yemi veriyor musun diye sormaktır. Bunun yolu köyünüz nerede gelebilir miyiz demektir. Bunun yolu gübresini sormaktır. Bunun yolu mezbahanenin adresini sormaktır. Ve bunlar çok vaktinizi almaz. Haftada bir saat sosyal medyaya az vakit harcayarak kasabınızla ve köylü pazarındaki üreticinizle bunları konuşabilirsiniz. Evet, yine de kandırılıyor olabilirim. Ama yeter ki beni köylüm kandırsın. Ben soracağım, sen soracaksın, o soracak. Talep arza dönüşecek, üretici, yetiştirici ve tüketici olarak el birliğiyle çıkacağız bu kara delikten inşallah.

Doğal Probiyotikler: Bakteriler: her yerdeler. Kimi hasta ediyor sindirim sistemimizin düzgün çalışmasını sağlıyor. Küçük bir bilgi, yararlı bakterilerin baş düşmanı: antibiyotikler. Probiyotik: Yaşam için iyi anlamına geliyor. PEki o kapsüllere mecbur muyuz? Hayır. bifidus regularis, lactobacillus bulgaricus, lactobacillus acidophilus ve laktik asit bakterileri deyince garipseyeceksiniz belki, ama bunların tümü ayran, süzme peynir, yoğurt, lahana turşusu, kefir ve pastorize edilmemiş turşu ve zeytinlerde mevcut. Düzenli tüketildiğinde hepsi mükemmel birer bağırsak yani ikinci beyin dostu.

Doğal Temizlik Ürünleri: Ev sirkesi, limon tuzu, zeytinyağlı sabun, çöven kökü(sabun otu kökü), karbonat, çamaşır sodası, arap sabunu,arap sabunu (yağ+potasyum hidroksit) ve meşe külü benzerleri….  Bunlar eviizde bulunsun. Formül falan aramayın rica ederim. Malzemeleri tamam edin. Deneye yanıla öğrenin.

Temiz hava: Sudan daha çok ihtiyacımız temiz hava. Oğlum ve eşimin solunum yolları hassasiyeti bunu daha daha da hissettiriyor bize. Kapalı mekânlardan kaçınmak ve yaz kış havanın en temiz olduğu saatlerde dışarı çıkmak, olmadı balkona çıkmak o da olmadı pencereyi açmak mutlaka gerekli. Evlerimizi öylesine sıcak tutuyoruz ki, ısınan hava ağırlaşıyor ve rahat nefes almamız zorlaşıyor. İyi havalandırılmış bir ev, maddi manevi sağlık sebebi.

Acıkınca Yemek, doymadan kalkmak: Ben uyanınca hemen irşeyler yemek istemem. Eşim ve çocuklarım ise hemen atıştırmak isterler. Ben az ama sık yerim. Eşim uzun aralıklara yer. Bu sebeple gün içerisinde yemek saatlerimiz uyuşmuyor. Birbirimizi zorlamıyoruz. Çocuklar da biz de acıkınca yiyoruz. Çocuklar çoğu kez iki öğün arı bir meyve öğünü ile kapatıyorlar günü. Altı öğünü ne akıl alıyor ne de mantık.

Hayatı çocuğa göre değil çocukla birlikte yaşamak: Eskiden anne baba nereye çocuk oraya idi. Şimdi dört dönüyoruz çocuklar memnun olsunlar diyerek. Fakat olmuyorlar. Bir memnuniyetsizlik hali var tüm çocuklarda. Ve üzgünüm, bunu yapan biziz. Bir su birikintisinden mutlu olan çocukları mutlu etmek için neden bu kadar çabalıyoruz? Yoruyoruz, yoruluyoruz. Bu şartlarda günün sonunda “hafta sonumu size adadım” diyen anne baba profili ile karşı karşıya kalmamak mümkün değil. Çocuklarımız için yaşamayalım, çocuklarımızı da peşimize sürüklemeyelim. Her aile iç dengesini konuşa konuşa bulacak inşallah.

Manevi Tedâvi: Kimse hastalıkların sadece maddi olduğuna ikna edemez beni. Nede hep kavuşamayan sevdalular verem olur? Bu, şaka değil. Bu gerçek. Elbette hastalıklar imtihan. Yok değil ise ünlü yaşam danışmanı, ihraç profesörümüzün kanser oluşunu ne ile açıklayacağız? Çocuğum hasta olduğunda bunu bir fırsat görüyorum. Onun uyuduğu saatlerde kendimi motive ederim sürekli.Gerekirsebasit yemeklerle geçiştiririm günleri. Ortalığı ot götürür toplamam. Birkaç günlük dağınıklık yüzünden hayatını kaybeden birine rastlamadım henüz.

Aşağıda bugüne dek okuduklarımın bir kısmını bulacaksınız. Gayret bizden, tevfik Rabbimden inşallah.

http://www.gidahareketi.org/Nebevi-Tibbin-Elifbasi-716-yazisi.aspx
http://www.gidahareketi.org/NewsPrint.aspx?Id=398&ModuleName=yazis
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/tibb-i-nebevi
http://blog.milliyet.com.tr/holistik--entegratif-butuncul--tip-nedir-/Blog/?BlogNo=402362
http://homeopatidernegi.org/
https://tr.wikipedia.org/wiki/Tek_sa%C4%9Fl%C4%B1k
http://www.yenisafak.com/gundem/tohum-uretimi-yasaklandi-219406
http://www.istanbulpermakulturkolektifi.org/
http://permacultureturkey.org/
http://www.dogumakademisi.com/makale/sezaryen-sonrasi-normal-dogum-mumkun-mu--cokerh&33
http://ahmetrasimkucukusta.com/kategoriler/yazilar/tip-yazilari/alerji/
http://ahmetrasimkucukusta.com/2016/01/02/yazilar/tip-yazilari/asilar/aileler-asilardan-neden-endise-duyuyor/
http://www.gidahareketi.org/Beslenme-Tabulari-709-yazisi.aspx
http://www.gidahareketi.org/Rafine-Seker-Zehir,-Dogal-Seker-Sifa-750-haberi.aspx
http://www.cankirituzu.com/Prof_Dr_Ahmet_Aydin_dan_Tuz_hakkinda_carpici_tespitler.html
http://ahmetrasimkucukusta.com/kategoriler/yazilar/tip-yazilari/beslenme/
http://www.buzzle.com/articles/natural-probiotic-foods.html
tümü okunmalı www.profsaracoğlu.com
tümü okunmalı Merhum Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın yazıları
tümü okunmalı vitamingiller.com