köydeyiz.
inek bakıyor, tavuk besliyoruz.
çocukları denize götürüyoruz.
iyi be....













Çekirge sesleri radyodaki türküye, çocukların sesleri kayınvalidemin sesine eşlik ediyor. Perseid meteor yağmurunu bekliyorum.
Üç kez bulaşık yıkadım. İki kap yemek yaptım. Bugün çamaşır atmadım. Süpürge vursam iyi olacak. Bir de su kıyafetleri dolaplara kaldırsam. Çocuklar denize gittiler ML ile. Yıka, giydir faslı... Bebek ağlıyor, neden ki? Heh ML gitti yanlarına. Vantilatör pek gürültülü çalışıyor.
Yeni bir yere gittiğimde oraya bağlanmak için yaptığım şey pazara gitmek. Bugün gittim. İneğine süt yemi vermeyen bir kadın buldum. Mutluyum. Yalnız cânım Bafra'da yerli domatesi yok artık. Bir buçuk liraya hibrit domates. Bir suçlu gibi tek tek yaklaşıp "çocuğumun alerjisi var, hibrit tohum yememesi gerekiyor" dedim on pazarcıya. O anda aldıkları hâli çok seviyorum. Çok masumlar. Hibrit bunlar abla diyor güzelce. Bu yeter bana. Bu karşımdaki henüz insanlıktan çıkmamış. İyi insanlarız biz. Elhamdülillah.

benim şu anda telaşlı olmam gerekmiyor muydu?
öğle bulaşığı dururken, valizler boşaltılacakken bu neyin huzuru?
kısacık bir an huzura kavuşunca dürtüveren o meş'um ses nerelere gizlendi?
yanımda yokken bile tepemden bakıyor hissi veren kadınların hayaletleri nerede?

püfff. üfledim de gittiler mi?

küçücüktüm. düştüm. güldüler. gülmek güzel bir eylem hâlbuki. ama öyle gelmedi. nasıl anladım o gülüş ile öbür gülüş arasındaki farkı? akan enerjiden mi? belki.

biraz büyüdüm. düştüm. onlar gülmesin diye kendim güldüm. yeter ki gülmesinler. o kadar rahatsız edici gülüyorlardı ki. parmaklarını uzatıyorlardı insana doğru. ağlamak, ağlamak, ağlamak istiyordum. bastırıyor ve kahkahalarla gülüyordum.

biraz daha büyüdüm. dediklerine inandım, meğer beni yiyorlarmış. beni yedikleri için espritüel, beni yedikleri için havalıydılar. beni yediler ben yine de güldüm. burunlarına vurmak, suratlarını dağıtmak istiyordum. kötü birisin sen deyip susturuyordum kendimi.

hiçbir şey mutlu etmiyordu onları. ne yapsam beğendiremiyordum. yoksa sorun bende miydi? neden kendimi beğendirmeye çalışıyordum?

içimde ne eksikti? neye güvenim azdı? neden beni üzebiliyorlardı?

düşündüm, düşündüm ve düşündüm....

çocuklarım oldu çocuklarım büyüdü. arkadaşları oldu. arkadaşları onlara küstü. hayatlarına devam ettiler. evimize döndük evimiz her şeyi unutturan yerdi. benim içimdeki çocuk, çocuklarımın arkadaşları onları üzmesin istiyordu hala. döndüm baktım çocuklar unutuyordu hâlbuki. sorun bende idi. birileri bizi üzecekti hep. bunu ya bilerek ya bilmeden yapacaklardı. belki de ben de tam aynı yerden üzmüştüm birilerini kimbilir? mesele üzülmek değil de, mesele üzülmemeyi istemek miydi ki?

bahçeli eve geçince....

gıda artıklarını her gün bahçeye yaymayı
ot yolmayı
yolduğum otları, solucanların işi kolaylaşsın diye gıda artıklarının üzerine koymayı
böylece solucanlar yüzeye çıkıp atıkları tekrar toprağa dönüştürdüklerini yani toprağın çapalanmadan hava almış oluduğunu
ekim dikim takvimlerini takip etmeyi
çöpün yanındaki kolileri toplayıp tüm yakılacakları içine doldurmayı
soba için bir köşeye odun dizmeyi
yumurta viyolleri ve yumurta kabukları tohumların fideye dönüşmesi için kullanmayı
bahçeyi süpürmek için rüzgarı beklemeyi
rüzgar bahçenin taş zemin kısmındaki yaprakları bir araya getirip durduktan sonra o yığını toprağa yaymayı
yağmur yağarken taşları temizlemeyi


öğrendim
Yıllardır bir hayal kuruyorum.
Kuruyorum, kurguluyorum.
Kurdukça, kurguladıkça hayallerimin sığlığının çok ötesinde insanlarla tanışıp, görüşüyorum.
Çocuklarımız arkadaş oluyor. Yılda birkaç kez görüşen çocuklar birbirlerini unutamıyor. Çünkü gerçekten iletişime geçebiliyorlar.
Yılda birkaç kez gördüğüm insanlar hep zihnimin bir köşesinde duruyorlar.
"Bizim gibi yaşayanlar da varmış" demek ne iyi geliyor ne iyi. Allah daha iyi etsin hepimizi...

Bir çocuğum diğerine her vurduğunda
Bir çocuğum diğerinin oyununu her bozduğunda
Israrla
Vazgeçmeden
Yüzlerce kez
"O seninle oynamak istiyor. Ama bunu nasıl söyleyeceğini bilmiyor" dedim.
Gerçekten oynamak için mi böyle davranıyorlardı bilmiyorum. Ama her gün birbirleri ile oynama süreleri artıyor.

çocuk giydirmek....

Bir gün geldi ve çocuklarım üstlerini değiştirmek istemediler. Çünkü onların anlam dünyalarında neden üstlerini değiştireceklerine dair bir fikir yoktu. Üzerindeki lekenin onu rahatsız etmeyişi, havanın bana göre sıcak veya soğuk oluşu, kıyafetleri nasıl giyeceğinin onun çocuk zihnine çok karmaşık gelmesi ve benzeri sebepler olduğunu hissettim. Peki vazgeçtim mi, elbette hayır.

İşlem basit, teklif ediyorum. "Tertemiz olalım mı annecim" diyorum. Bir reddediyor, iki reddediyor sonra bazen kabul ediyor, bazen neden reddettiğini söylüyor., bazen akşama dek öyle geziyor.

İçimden kendime sürekli "bu senin meselen, sen çözmelisin"diyorum. Çünkü bu çocuğun çözmesi gereken bir mesele değil. Ben beklentimi düşürmeliyim. Dilimi, sözcüklerimi süzgeçten geçirmeliyim. Niyetlerimi kontrol etmeliyim.

Çocuğum lekeli bir kıyafetle dolaşırken zihnimde ilk canlanan şey "ya biri çocuğu bu şekilde görürse" oluyor. "O bir çocuk ve ben yetersiz bir anne değilim" diyorum kendime sürekli. Ananem Pomak, dedem Arnavut muhaciri idi. Balkan harbinde Trakya'ya yerleşmişler. Köye girer girmez sabun korkmaya başlardı. Sonra sonra İstanbul'a göçmüş büyük dedem. Benim çocukluğuma dair anılarımın çoğu Eyüp Sultan'da, aile apartmanında geçiyor. "Biri leke görürse, biri aniden gelirse, biri laf ederse, biri kaş bükerse" cümlelerini çokça hatırlıyorum. Birkaç komşu anım da var. Sonra okul tabii. Bir yerinde leke görmesinler, bazı çocuklar çok.... Bu yük ile yaşamak çok fazla. Temizlik, eyvallah. Ama bu lekesizlik insanoğlu için çok fazla.

Peki bu çocuklar nasıl mahremiyet öğrenecekler diye de düşünüyordum bir taraftan. Benim ilk iki çocuğum da 5 yaş civarı mahremiyet geliştirdiler. Kardeşlerinin yanında giyinmek istememeye başladılar. Tuvalette iken kapıyı kilitlemeye başladılar. Tabii kilitlemeyi unuttukları da oluyor. Islanıp değişmek istediklerinde birden soyundukları da. Ama bence bu bizim de bu şekilde hareket etmemizden kaynaklanıyor. Anne ve baba olarak biz tuvalette iken kapıyı kilitliyoruz. Anne ve baba olarak biz çocuk kendini birkaç dakika oyalayabilecek hale geldiğinde kapıyı kilitleyip giyinmeye başlıyoruz. Çocuk da "demek ki bu iş böyle" diyor.

Çocuklarım kıyafetlerini sağa sola attılar. Derinlik ölçüyorlar dedim. Ama bunu oyun haline getirirse ve benim canım sıkılıyorsa "Artık çorabını gidip almak istemiyorum, çorabının kaybolmasını da istemiyorum, ne yapalım" dedim. Bilmem kaçıncı kez dememde ya atmaz, ya gider alır. Çünkü çocuğumun öğrenmesini istediğim şeyin ne zaman öğrendiğinden çok nasıl öğrendiğini önemsiyorum.

Çocuklarım dışarıda yalın ayak dolaşmak istediler. Bir süre sonra ayakları acıdığı için vazgeçtiler. Yeter ki cam kırığı çivi vs. olmasın. Elimden geldiğince risksiz yerlere gidiyorum ben. Gönlüm rahat oluyor. Tüm bunlarla beraber çocuklar düşe kalka büyür :)

Çocuklarım yalın ayak dolaşınca, etraftaki çocuklardan daha ince giyinince, üzerlerindeki kıyafeti oraya buraya atınca etrafımdaki insanlardan tepki aldılar. "Ayağına bir şey batar, üşütür hasta olursun, kıyafetlerin çalınır" gibi şeyler. Başlarda çocuğumu bunlardan korumaya çalıştım. Fakat sonradan fark ettim ki bu sözler çocuğun değil benim sinirlerimi bozuyor. Çocuğum oyununa devam ediyor. Bense kötü anlarıma geri dönüyorum. Böyle anlarda önceden lafı söyleyen kişiye bakar, cevap arardım. Oysa şimdi çocuğuma bakıyorum. Çocuk bazen oyununa dönmüyor da melek melek bir bana bir üçünü şahsa bakıyor. Üçüncü şahıs da bir süre sonra bu söylemin işe yaramadığını fark edip bundan vazgeçiyor. Çünkü çocukta herhangi bir karşılığı yok bu kullanılan dilin.

Bir şey daha. Bizde dört tane var ya şimdi. Çocuğun dediklerine, giydiklerine, yediklerine takma! olasılığımız epey düşük. Rahatlık oradan ileri geliyor da olabilir :)

süregiden....

eskiden günler vardı. günler başlardı ve günler biterdi. şimdi günler süregidiyor ve bu bir sıkıntı değil. sanki olağanı bu imiş de ben yeni kabullenmişim gibi. dördü de uyudu. gün içinde ne yaşadığımızı uyudukları zaman anlıyorum sanırım.

hayır hayır okuyucu. bu bir "herkeş çok çocuk yapsın" yazısı değil. sanırım bir süre öyle şeyler saçmalamış olabilirim. eğer sen de denk geldiysen hakkını helal et. cahillik işte, bilmiyordum.

öğrendim ki çocukları biz yapmıyoruz, buna îmânım her geçen gün daha da artıyor. onlar tam da zamanında geliyor. tam da zamanında derken pembe beyaz uçuş uçuş tüller gelmemeli akla. öyle değil. yani "ah canım bebeğim sen geldin ve bizi çok mutlu ettin" değil. bebek öyle bir şey değil çünkü. evet çok mutlu ediyor seni ama sadece o kadar değil. hikayenin tamamı o değil. endişe, kaygı, huzursuzluk, kendinden ödün verdiğini hissetmek, fedakarlık, yorgunluk, zahmet, uykusuzluk, ter kokmak. hikayenin tamamında bunlar da var. işte buna kusurlu güzellik diyoruz. bu tam da olması gerektiği gibi bir hissiyat veriyor insana. "hayat bu yâ hû" demiştim ben çok ama çok ama çok sıkıştığım bir gün. işte hayat bu. köşeye sıkış, çare ara, acizliğini hisset, Yaradan'dan ve kullarından yardım iste ve o yardımın gelmesini bekle. hayat bu işte.